Bulunan Haber Sayısı: 560
Hepsi   Haber   Ekonomi   Spor   Yaşam


Son Saat  -  Son 12 Saat  -  Son 24 Saat  -  Son Hafta    
Zaman

Manşet - Kimse Yok Mu hedef büyüttü


Dünyanın dört bir tarafında milyonlarca mazlum ve ihtiyaç sahibi insanın yardımına koşan Kimse Yok Mu Derneği, izin almadan yardım toplama yetkisinin elinden alınmasına rağmen 2015 yılına hedeflerini büyüterek giriyor.12 yıldır uluslararası alanda yardım kampanyaları düzenleyen Kimse Yok Mu, 2015 yılındaki yardım faaliyetlerinin görüşülmesi için olağanüstü kongreye gitti. Derneğin genel merkezinde üyelerinin ve yetkililerinin katılımı ile gerçekleştirilen kongrede konuşan Dernek Genel Başkanı İsmail Cingöz, yardım faaliyeti yürütülen tüm alanlarda hedefleri yükseltmek için olağan üstü kongreye gittiklerini belirtti. Tüzük değişikliği yapılacağını ifade eden Cingöz, “Daha çabuk karar alabilen, daha aktif bir yönetim yapısına gidiyoruz. Bu nedenle 9 olan yönetim kurulu üye sayımızı 15 üyeye çıkartıyoruz. Dernek tüzüğümüzde yapacağımız düzenleme ve değişiklikler de etkinliğimiz ve hızımızı arttırmaya yönelik olacaktır.” diye konuştu.Gönüllü üye sayısı son bir ayda 3 kat arttıSon birkaç ayda yaşanan olumsuzluklara rağmen Türk halkının Kimse Yok Mu`ya olan güveninin katlanarak arttığını ifade eden Cingöz, “Bir buçuk ay gibi kısa bir sürede derneğimize kayıtlı gönüllü sayısı 56 binden 170 bin gönüllüye ulaşmıştır. Bu da gösteriyor ki derneğimiz Türkiye malolmuş bir yapıdır. Biz insana saygının gereğini yapıyoruz ve halkımızın teveccühünü yaptığımız işin doğruluğunun onayı olarak değerlendiriyoruz.” dedi.2015 yılında faaliyetler ikiye katlanıyorKimse Yok Mu Derneği yönetim kurulu 12 yıldır uluslararası alanda faaliyette bulunduğu ve hayata geçirdiği projelerini 2015 yılında katlamak üzere karar aldı. Geçtiğimiz yıl bin 630 temiz su projesine imza atan Kimse Yok Mu, 2015 yılı hedefinde bu rakamı 3 bine çıkardı. Dünyanın farklı ülkelerinde gerçekleştirilen Yetim Projeleri ile günümüze kadar 60 bin yetime ulaşılırken 2015 yılında bu rakamın 120 bine çıkarılması planlanıyor.Dünyanın dört bir tarafında milyonlarca mazlum ve ihtiyaç sahibi insanın yardımına koşan Kimse Yok Mu Derneği, izin almadan yardım toplama yetkisinin elinden alınmasına rağmen 2015 yılına hedeflerini büyüterek giriyor.


23 Kasım 2014 Pazar  17:33

Zaman

Manşet - Sakarya Nehri kenarına fabrika kurulacak


Türkiye`nin en verimli arazilerinin bulunduğu Pamukova`da, ovanın ortasından geçen Sakarya Nehri kenarında kağıt fabrikası kurulacak. Sakarya Toprak Kurulu, İstanbul`a da içme suyu takviyesi yapılan nehrin kenarındaki 200 dönümlük birinci sınıf tarım arazisi üzerine Halkalı Kağıt firmasının fabrika kurmasına onay verdi. Sakarya Ziraat Odası Başkanı Hamdi Şenoğlu, “Fabrikaya karşı değiliz ama buraya kurmak akıl kârı değil. Herkes rant peşinde.” diye tepki gösterdi.Kurulun 3 üyesi fabrikaya `ret` oyu verirken, diğer 8 üye fabrikanın kurulmasına yeşil ışık yaktı. Ret oyu verenlerden Sakarya Ziraat Odası Başkanı Hamdi Şenoğlu, “Fabrikaya karşı değiliz ama yeri burası değil. Buraya fabrika kurmak akıl kârı değil. Herkes rant peşinde.” dedi. Fabrika kurulmasına karşı olmadıklarını, çevrede daha uygun araziler olduğunu dile getiren Şenoğlu, “Bu fabrikada atık kâğıtlardan kâğıt üretimi yapılacakmış. Kâğıt fabrikaları çevreyi kirletici etkiye sahip. Atıkları çevreyi olumsuz yönde etkiliyor. Çok iyi denetlenmesi gerekiyor. Bu sebeple nehir kenarına ve birinci sınıf tarım arazilerine böyle fabrikalara izin verilmemeli.” uyarısında bulundu. Ayrıca Sakarya Nehri`nden İstanbul`a içme suyu takviyesi yapıldığına da işaret eden Şenoğlu, şunları kaydetti: “İki sene sonrasını bile düşünen yok. Türkiye`de kuraklık baskısı giderek artıyor. İstanbul`a şu anda Sakarya Nehri`nden içme suyu takviye ediliyor. Sakarya Nehri, bölgenin ve İstanbul`un gelecekte en önemli içme ve kullanma suyu kaynağı olacak. Nehir bölgeye ve İstanbul`a lazım. Biz çevresindeki fabrikaların taşınması gerektiğini söylerken yeni fabrikalara izin vermek inanılır gibi değil.”En fazla kayıp Konya`da, en düşük Bolu`daTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre tarım alanlarında en çok kayıp yaşanan iller Konya, Yozgat, Diyarbakır, Kars, Adana, Afyonkarahisar, Kahramanmaraş, Malatya, Edirne, Tekirdağ şeklinde sıralanırken, daha az kayıp yaşanan şehirler ise şöyle: Samsun, Mardin, Ankara, Kayseri, Çorum, Kırşehir, Bursa, Adıyaman, Osmaniye, Kütahya, Erzincan, Kırklareli, Muş, Elazığ, Hatay, Gümüşhane, Balıkesir, Antalya, Ordu, Aksaray, İzmir, Zonguldak, Sinop, Aydın, Erzurum, Kocaeli, Bitlis, Kastamonu, Düzce, Muğla, Sakarya, Bilecik, Karabük, Gaziantep, İstanbul, Hakkari ve Bolu. Tarım arazilerini artıran iller de Van, Isparta, Şanlıurfa, Manisa, Ardahan, Bayburt, Kırıkkale, Eskişehir, Çankırı ve Ağrı.


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Manşet - A. Turan Alkan - O yazıyı bana kim ve nasıl yazdırmıştı?


Onbirinci aydayız. O yazının yayın tarihi, birinci ayın sonu: 25 Ocak 2014 Cumartesi. Aradan on ay geçmiş...Yazının başlığı, “Turfa müneccim”di. Başlıkta, Ziya Paşa`nın Tercî-i Bend`indeki meşhur, “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim/ Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde” beytine açık atıf var. Turfa (veya turfe), acemi, genç, henüz işinin ehli olmayan mânâsına geliyor.Yazı meşhur oldu, bir bakıma `kötü yola düştü` de denilebilir zira on aydan beri, “bu yazıda kastedilen turfa müneccim ben olsam gerektir” diye düşünen kişi, sesinin duyulduğu, elinin eriştiği her yerde şu iddiayı tekrarlayıp durdu: “Bu yazı, yazarına yazdırıldı; bana operasyon yapıldı. Hakarete uğradım vs.” dedi.Bu, onur kırıcı bir suçlama ve sahibine hiç yakışmadı; on aydan beri her vesile ile tekrarlanan bu iddialara benim bir cevap vermem gerekirdi ama sustum, sabrettim. Mânidar suskunluğum iddia sahibine tesir etti mi bilemem; bu arada o da “artık konuşmayacağım, yeter, ailem üzülüyor” diye açıklama yaptı fakat bu defa medyadaki ahbabları, onun kaldığı yerden “Bu yazı yazdırıldı; operasyon yapıldı” iddiasına devam ettiler. Yine sükût edebilirdim fakat bizde böyle sükûtlar genellikle anlaşılmaz, kötüye yorulur ve “ikrar” gibi anlaşılır. Kayıtlara da hitap etmek lâzım. Sırf o sebeple o yazının niçin, nasıl, hangi sebeple yazıldığını burada açıklayacağım.*O gün haftalık radyo programı için radyo binasına gittim; yayından önce yönetici arkadaşla oturup her zamanki gibi onbeş-yirmi dakika sohbet etmek ve çay içmek üzere odaya giriyorum lâkin arkadaşımda olağanüstü bir telâş hâli var...Her zaman tertipli duran masası karmakarışık; gözler çekiliyor, içindeki evrak, gazete kupürleri, dergiler vs. elden geçiriliyor; masanın üstünde birtakım CD`ler görüyorum. Üzerlerinde özel kalemle hatim, dua, karışık şarkılar, ilahi albümü gibi notlar yazılmış. Bazılarını kırıp çöp sepetine attığını görüyorum. Bir mânâ veremiyorum. N`oluyor yahu, hayrola?Açıklıyor; diyor ki özetle, her an bir polis baskınına uğramak ihtimâli varmış...-Ee diyorum; ne olur polis basarsa; bir suç delili filan mı var ki ortadan kaldırmaya çalışıyorsun?Öyle değilmiş; birkaç gün önce bir personelin, kurum bilgisayar sistemine garip birtakım belgeler yüklemeye çalıştığı tespit edilmiş; bunun üzerine bütün sorumlu personelin dikkati çekilmiş; her türlü sahte belge yerleştirme, uydurma delil üretme ihtimâline karşı uyanık olunması tembihlenmiş... Mâlum, devir fitne devri...-İyi de dedim, şu CD`leri niçin kırıyorsun; bunların üstüne sonradan yükleme filan yapılamaz ki; ilahi CD`si bulundurmak ne zamandan beri suç oldu?Kendisini benden daha iyi biliyor elbette, yılların yayıncısı; ne var ki, “Kötü şeyler olacak, gizli örgüt ithamıyla baskınlar yapılacak, sahte delil yerleştirilecek, bazı arkadaşlar toplanıp emniyete alınacaklar” yollu haberler öyle kötü tesir yapmış ki, tedbirin dozu mâkul noktayı aşmış. Arkadaş çok temiz yürekli bir insan. Temizlik yapayım derken abartıya düşmesi bundan.*Bu durum bana çok dokundu. Ekmeğinin peşinde didinen, karıncaezmez tabiatlı masum insanların yayılan dedikodulardan nasıl etkilendiğini gözümle görünce çok üzüldüm.`Turfa müneccim` yazısı o ruh hâlinin eseridir; evet içinde bâriz ölçüde öfke vardır; çokca da “yetti gaari” dozunda sitem ve eleştiri...Yazıyı böyle bir ruh hali içinde kaleme aldım. Ortalığa korku salıp insanları dehşet içinde paniğe uğratmanın âlemi yoktu ve birisi bunu inatla, bilerek yapıyordu.İddia edildiği gibi kimsenin ricası, hatırlatması veya teşviki yoktur. “Bu yazıyı birileri yazdırdı” iddiası çokca tekrar edildiği için altını özellikle çize çize belirtiyorum: İddia sahibi yalan söylüyor!Aynı iddiayı, bilmem hangi maksatla ziyaretine gittiği cumhuriyet savcısına da tekrar ettiğini gazetelerden öğrenince içim burkuldu.*Kendisine birkaç gün öncesine kadar –artık sevgi sayılmaz fakat- gıyâbî bir saygım vardı; bulunduğum topluluklarda ne zaman bu konu açılıp da söz kaçınılmaz olarak, “Aranızda ne oldu ki bu şahıs sizin aleyhinizde sağda-solda konuşup duruyor” mecrâına gelse gıyâbında kem söz etmedim. “Aramızda fikrî bir ihtilâf oluştu. Bir mesele hakkında farklı düşündük. Bir kurumda çalışan insanların matbaadan çıkmış gibi birbirinin aynı kanaatleri taşıması zaten beklenemez. Onun içtihadına katılmıyorum, o da benim gibi düşünmüyor; mesele bundan ibarettir; şu kapı açılıp içeri girse yine hürmet gösteririm.” dedim. Gıyabî saygım hâlâ devam ediyordu; nakarat haline getirdiği yalan iddiayı, yakınlarda bir medya tetikçisinin kaleminden de okuduktan sonra anladım ki gerçeği olduğu gibi anlatmam lâzım; kayıtlara geçsin diye. *Velev ki, bir anlığına sizleri göz göre yanılttığımı; bu yazıyı, kıramadığım birinin ricasıyla “sipariş” üzerine kaleme aldığımı farzediniz. Müşarünileyh, `Turfa müneccim` yazısına Zaman`daki köşesinde cevap vermekle kalmadı, tâ ağustos sonuna kadar gazetede yazmaya devam etti; şöyle böyle 7 ay, yedi koca ay...Yorum yok. *Bu arada minik bir not: Basın dünyasında aynı gazetede yazan kişilerin birbirlerini eleştirmesi herhalde ilk defa rastlanan bir hadise değil; böyle polemikler defalarca yaşandı Türkiye`de. Şu farkla; polemikçilerden hiçbiri –her ne hikmetse!- savcılığa gidip, üstelik yazı kaleme alındıktan dokuz ay sonra, “Falan arkadaş yazısıyla bana hakaret etti” diye sızlanmayı aklına getirmedi.Hazır savcılıktasın, varsa hakaret niçin şekvâcı olmadın demezler mi adama?Kimbilir; belki onu da yapmıştır!Canı sağolsun; hadisenin beni ilgilendiren kısmını, terbiye dairesinde olduğu gibi yazdım işte...


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Gündem - MEB`deki sahtekârlık yargıya taşınıyor


Milli Eğitim Bakanlığı`nın okul müdürlerinin değerlendirme formlarında yaptığı tahrifat yargıya taşınıyor.Okul müdürlerinin mülakat komisyonlarında 45 üyeden 44`ünün hükümet yanlısı Eğitim Bir Sen üyesi olduğu ortaya çıkarken müdürlerin puanlarında değişiklik yapılması ve evraklarda tahrifat gibi diğer konular hakkında da somut örnekler çıkmaya devam ediyor. Türk Eğitim Sendikası İstanbul şube başkanları dün yaptıkları basın açıklamasında 11 adayın mülakat sonuçlarının 30 puana kadar yükseltildiğini ve adayların 10`unun Eğitim Bir Sen üyesi olduğunu açıkladı. Müdür atamalarındaki usulsüzlüklerle ilgili belgeleri sunan şube başkanları, 24 Kasım Öğretmenler Günü`nde İstanbul`daki mülakatların iptali için başvuruda bulunacaklarını duyurdu. Türk Eğitim Sen İstanbul İl Başkanı Hanefi Bostan tayin atama sisteminin sadece bir sendikanın elinde olduğunu belirterek, “Paralel yapı diye bir sistem uydurdular ama Milli Eğitim`de kendi `paralel yapı`larını kurmaya devam ediyorlar.” dedi.ÖĞRETMENLERDEN NABİ AVCI`YA KIRIK NOTÖte yandan Türk Eğitim Sen`in 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla yaptığı anketten çarpıcı sonuçlar çıktı. 5-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlenen ankete 23 bin 562 öğretmen katıldı. Ankete katılanların yüzde 95,1`i Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı`yı başarılı bulmuyor. “Size göre MEB en çok aşağıdakilerden hangisinden sınıfta kaldı?” sorusuna da ankete katılanların yüzde 30,6`sı `yönetici atamaları`, yüzde 24,1`i `eğitim çalışanlarına yönelik ekonomik iyileştirmeler`, yüzde 23,8`i `çalışanlara tarafsız ve adaletli davranma`, yüzde 5`i `PKK`nın okulları yakıp yıkmasına karşı alınan önlemlerin yetersizliği`, yüzde 4,5`i `öğretmen atamaları`, yüzde 3,9`u `öğretmenlere yönelik şiddetin engellenmesi`, yüzde 3,6`sı `TEOG yerleştirmeleri` cevabını verdi.


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Manşet - Mahperi Hatun, zamanının Meryem`i; Hatice`si


`Ay Sultan`, Türkiye`de `Bir çay daha lütfen` kitabıyla tanınan Katharine Branning`in yeni romanı. Kitapta, Mahperi Hatun olarak bilinen Ay Sultan`ın hikâyesi anlatılıyor. Mahperi Hatun, Selçuklu tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri. Halkının fiziksel, zihinsel ve manevi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kervansaraylar, medreseler, camiler ve hamamlar inşa eden Mahperi Sultan, `Zamanının Meryem`i; Hatice`si` olarak biliniyor.Hikâye, Selçuklular zamanında, Alaeddin Keykubad ve Giyaseddin Keyhürsev dönemlerinde geçiyor. Mahperi Hatun, Alaeddin Keykubad`in eşi ve Giyaseddin Keyhüsrev`in annesi.Branning, Sultan Alaeddin Keykubad`ın Selçuklu İmparatorluğu`nu tahayyül edilemeyecek kadar çok genişlettiğine dikkat çekerken bir taraftan onun ne denli iyi bir fatih, inşa edici ve başarılı bir sultan olduğunu etkileyici bir dille anlatıyor. Bu sebeple oluşan kıskançlıkların ve kurulan komploların, Alaeddin`in erken ölümü ile sonuçlandığını da gözler önüne seriyor.Sultan Giyaseddin döneminde manipülasyonlar ve yozlaşmalar yoğunlaştığı için imparatorluk zayıflamış ve nihayet Moğollar`ın eline geçmişti. Mahperi Hatun`un hayatı işte bu kargaşa içerisinde geçiyor. Sevgi, şefkat ve hoşgörü sahibi Ay Sultan, Allah sevgisini göstermek amacıyla ihtişamlı binalar inşa etmiş.İngilizcesi Blue Dome Press tarafından Moon Sultan başlığıyla yayımlanan ve Türkçe`ye Kaynak Yayınları tarafından kazandırılan Ay Sultan`ın yazarı Katherine Branning ile romanı ve ilginç hikâyesini konuştuk.Kitabınızda Tokat`ta geçen bir hadisenin sizi Mahperi Sultan`ı araştırma konusunda harekete geçirdiğini yazdınız. Bundan bize biraz bahseder misiniz? Kitabı yazmak için nelerden ilham aldınız?Selçuklu döneminin kervansaraylarını araştırırken, bir metinde Türkiye`nin kuzeydoğusunda Tokat şehri yakınlarında bir han bulunduğunu okudum ve orayı ziyaret etmeye karar verdim. 1993`te şehrin 20 mil ötesinde küçük kırsal bir bölgede büyük bir kervansaray gözüme çarpmıştı. O günü çok iyi hatırlıyorum. Hana dışarıdan baktığımda dikkatle oyulmuş ana kapının güzel detaylarına hayran kaldım. Bu ana kapı, Anadolu`daki diğer kervansaraylarının koca kapılarından çok farklı idi. Kapının her iki tarafında bulunan sütunların üzerlerinde tasvir edilen kozalak ve çiçek figürlerini görünce, kendi kendime orada bir kadın eli var dedim. Çok zarif ve daha önce gördüklerimden çok farklı idi. Sonra çok garip ama gerçek bir şey oldu. Bir ses duyduğumu fark ettim. Han harabe halindeydi. Düşen kayaların olduğu, kazların badi badi gezdiği ve yabani otların etrafı kapladığı avluya doğru yavaşça ilerlerken o fısıltıyı tekrar işittim. Bir kadın sesiydi. `Benim hikâyemi anlat; han duvarlarının ardındaki hikâyeyi anlat bana.` diye fısıldadı. Belki biraz tuhaf gelebilir, ama bu gerçekten oldu. Bu sanatın gücü olsa gerek. Bir tablo sizi ağlatabilir; müzik ruhunuzu dinlendirebilir ve bazı ortamlara girerken kalbiniz duracak gibi olur. Bu yer benimle konuşmuştu; bana hitap etmişti. O sırada o görkemli hanın hikayesini bilmiyordum ama han hakkında daha fazla bilgi edinmek için kendi kendime söz verdim. Çok geçmeden bu hanın bir kadın tarafından kurulduğunu öğrendim. O kadın büyük Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat`ın eşinden başkası değildi. Böylece bu hanın hikâyesini anlatmayı çok arzu ettim. Fark ettim ki Selçukluları, tarih ve gerçeklerle dolu akademik bir kitap aracılığıyla değil de, hikâyeleri ve kahramanları olan bir roman şeklinde yazabilir, onun sesi ve bu hanın yardımı ile aktarabilirdim.Ardından gelişen ikinci `olay` da beni çok etkiledi. Onun inşa ettirdiği cami kompleksini ziyaret etmek için Kayseri`ye gittiğimde, türbesinin başındaki yazı gözüme çarptı: `Zamanının Meryem`i; Zamanının Hatice`si`. Bu ilgi çekici çift inanç geleneği, bu kadının hikâyesini yazma düşüncemi daha da artırdı ve beni bu manevi zenginliği araştırmaya itti.Kitabı yazarken karşılaştığınız en büyük sorun neydi?Aslında birkaç büyük zorlukla karşılaştım. En zor olanı ise bu kadının tam bir muamma olmasıydı. Gerçekten de bu kadın hakkında tüm bilinenler toplansa hepsi üç cümleyi geçmez. Kadın hakkında bilgi veren kaynaklar yazıt plaklar, tarihçi Ibn Bibi ve Bar Hebraeus`un yazdığı münferit bir kaç yazıdan ibarettir. Bu binaları neden inşa ettiği, onu motive eden nedenler ve kişiliğine dair bilgiler ise hayatı hakkındaki yetersiz detaydan daha da az ve belirsiz.İkinci zorluk ise zamanda geri adım atmak ve o zamandaki bir kadının nasıl bir hayat sürdüğünü tahayyül etmekti. 750 sene önce yaşamış bir Türk kadınının hayatını, batılı, laik, ve Hıristiyan bir kadın nasıl tasvir edebilirdi? Onun zamanının günlük yaşamına dair elimizde çok az bilgi varken, o kadının düşünce ve kaygılarının ne olduğunu doğru ve samimi olarak anlatmaya nasıl cesaret edebilirdim? Fakat bir yerden başlamalıydım ve onu tüm yüzyılların kadınlarının sahip olduğu ezeli değerleri, geçmişi ve inançları baz alarak anlattım. Kadınlar ilk olarak çevre kazanmak isterler; çatışmadan kaçınırlar; evlerinde ve hayatlarında sıcaklık meydana getirmenin yollarını ararlar. Topluma karşı cömerttirler. Hayata umutla sarılırlar. Bireyin önemli olduğu üzerinde dururlar. Sevecen, cömert ve yardımseverdirler. Kadınların toplumsal değerleri maddi değerlere tercih edecekleri inancındayım. Tüm zamanların kadınları iş, aile, duygusal ve manevi hayatlarını, güzellik ve moda anlayışlarını bir arada tutmayı ve birlikte yürütmeyi hedef edinmişlerdir. Evet, tüm bunların Ay Sultan`ın hayatında da büyük yer tuttuğunu ve onu motive eden şeyler olduğunu düşünüyorum.Üçüncüsü ise her tarih yazarının karşı karşıya geldiği gibi gerçekleri kurgu ile yazabilme zorluğuydu. Tarihi gerçekleri anahtar oyuncularla nasıl birleştirebilirim? Yüzyıllar önce yaşamış olan karakterlere, olduğunu varsaydığım arzu ve istekleri nasıl atfedebilirim? O zamanın siyasi olaylarını, Ibn Bibi`nin de ima ettiği gibi daha insani yönleriyle nasıl tasvir edebilirim? Bu açıdan hem Saadettin Köpek hem de Gıyasettin Keyhüsrev`in psikolojik karakterlerini tasvir etmekte zorlandım.Son olarak kitap için sesler oluşturmakta zorlandım. Bu dönemde siyasi, dini ve kültürel birçok gelişme olduğu için, sadece tek bir sesin (Mahperi`nin sesinin) bu dönemi anlatmakta yeterli olmayacağını düşündüğümden değişik sesler seçtim. Hikâyede geçen olaylar doğrusal olarak ilerlerken, hikâyeye boyut kazandırma adına, diğer sesler dairesel bir şekilde ortaya çıkıyor. Umarım okuyucularım bu tekniği hoşgörürler ve farklı gözlerle; kervansarayların, havada uçan kartalların, yanardağların ve hatta kükreyen bir leoparın gözlerinden tasvir ettiğim bu dönemi takip edebilirler.Mahperi Sultan`ın günlük hayatını anlatan çok az tarihsel kanıt var. Fakat onu güçlü, bilgin, sevecen, duyarlı ve çetin sınavlar vermiş bir kadın olarak hayal edebilirsiniz. Hakkında en sevdiğiniz şey ne ve size göre onun Selçuklu halkına ve tarihine ne büyük katkısı neydi?Keşke bu kadın hakkında 6 cümleden daha fazla tarihsel bilgi bulunsaydı! Bunu çok isterdim. Keşke onun mektuplarına, bir portresine, başka bir yazar ya da gazeteci tarafından yazılan bir tasvirine ya da hanlarından çıkan bir fişe sahip olabilseydim. Lakin maalesef hiç bir şeyim yoktu o nedenle onu tepeden tırnağa oluşturmak zorundaydım. Saç renginden boy uzunluğuna, düşüncelerinden duygularına kadar. Onu onurlu bir kadın olarak tasvir etmeyi seçtim; tıpkı kabrinin başında yazıldığı gibi. Onun hakkında en sevdiğim şey buydu. Onu, yanındakilere ilham veren, hepimizin olmaya çalıştığı ya da arkadaş olmak isteyeceğimiz güçlü bir kadın olarak canlandırdım. Siyah bir atla Konya sokaklarında gezecek ve kocasına karşı durabilecek kadar cesur ve bağımsız olmasını sevdim. Bu açıdan bakıldığında onu tasvir ederken çok idealist olduğum düşünülebilir ama aynı zamanda onun zayıf yönlerini ve verdiği mücadeleleri, kendisini incitenlerden nasıl acımasızca intikam aldığını ve çok insani duygularla hareket ettiğini de gösterdim. Onun Selçuklulara ve aynı zamanda tarihe bıraktığı en büyük miras imparatorluğundaki insanlara daha iyi bir dünya vermek için gücünü, etkisini ve zekasını kullanmasıydı. Sanat ve mimari yoluyla bize başkalarının hayatlarını yüceltmek için güç sahibi olan kişilerin potansiyellerini nasıl kullanabileceğini hakkında önemli bir kanıt bırakmıştır. Onun binaları bize hayatın kısa ama sanatın uzun olduğunu anlatırken, yıkmak değil kurmak için yaşamamız gerektiğini hatırlatırlar.Mahperi Sultan, Kayseri`de Kubadabad Saray`ındaki hamamı inşa ederken kadınlar bölümünü taht odası kadar güzel yaparak `İmparatorluk için her kadın imparator kadar önemlidir.` demek ister gibiydi. Selçuklu İmparatorluğu`nda kadınların yaşam tarzı ve rolü hakkında bilgi verebilir misiniz?Günlük hayata dair yetersiz tarihi belge olduğu için, Selçuklular döneminde kadınların nasıl olduklarını ve günlük hayatlarını detaylı olarak anlatmak mümkün değil. (Sadece birkaç tarihçi bu dönemi anlatmaktadır: `Konya`nın isimsiz tarihçisi` Ibn Bibi, Hristiyan tarihçi Bar Hebraeus, polis memuru Smbat, Vincent de Beauvais, Friar Simon de St. Quentin, ve Akropolites). Seramik ve minyatürlere bakıldığında, kadınlara dair, özellikle elbiseleri, saç stilleri ve mücevherleri hakkında, bazı ipuçları elde etmek mümkün. Bu dönemin edebiyatı kadınlardan çok nadir bahsetmekte. Kendime ne yiyorlardı ve evleri neye benziyordu gibi sorular soruyordum. Zamanı nasıl anlıyorlar ve ne tür ayakkabılar giyiyorlardı? Kadınlar o dönemde okuyup yazabiliyorlar muydu ve toplumun hangi kısımlarında söz sahibiydiler? Saçlarını nasıl kullanıyorlardı? Bütün bu soruların cevaplanması gerekiyordu fakat bunlara kesin ve net cevaplar bulmak imkânsızdı. Ne var ki, bu dönemde kadınların yansımasını görebiliriz.Mevlana için evin kadınları destek kaynağı olmuşlardı. Kızını ve eşini çok sevdiğini kendi biyografisini yazan öğrencisi Aflaki`den öğrenmekteyiz. Giyaseddin Keyhüsrev`in de eşi Gürcü Hanım`a çok değer verdiğini ikisinin de adlarının yazılı olduğu para bastırmasından anlıyoruz. Ayrıca Mevlana`nın kabrinin üzerine ilk türbeyi yaptıran kendisidir ve sufizmin kadınlar arasında yayılmasını teşvik etmiştir ve bir çok kadın da bu yolu izlemiştir. Romanda da belirttiğim gibi, bu dönemde kadınlar çok büyük bir ihtimalle halı dokudular ve diğer sanat dalları ile ilgilendiler.Kitapta bir banyo sahnesine yer yerdim. Bunu yapmaktaki amacım sadece çinilerin güzelliğini göstermekten öte o güzel çinilerin sarayın başka yerine değil de neden oraya koyulduğunu merak etmemdendi. Oraya özellikle koyulmalarının maksatlı bir amacının olduğuna inanıyorum. Bu dönem sadece savaş ve şiddet dönemi değil aynı zamanda büyük sevgi dönemiydi: kadın ve erkek arkadaşlar, sanatkârlar ve sanat eserleri ve kullar ile Allah arasındaki sevgilerden bahsediyorum. Bunlar kadınları kalplerinde ve Mahperi`nin jestlerinde gizliydi.Selçuklu imparatorluğu kültürel olarak çok zengin bir toplumdu. Sizce modern Türkiye hala Selçuklu döneminin özelliklerini taşıyor mu ve benzerlikler görebiliyor musunuz?Selçuklular döneminin en etkileyici taraflarından birisi modern Türk kültürü ile benzerlikler göstermesidir. Geleceğe bakışları ve çalışkan, başarılı ve hedefleri olan insanları, çok kültürlü vatandaş profilleri ve zorlu bir jeopolitik durum içinde olmaları benzerlik gösteriyor. Evet, Selçuklular döneminin kültürel dinamiklerinin ve onun geniş sanatsal üretim yelpazesinin modern Türkiye`de hala sürdüğünü düşünüyorum.Batı`da tanınmış sinemanız var. Yakın zamanda Cannes ve Venice gibi prestijli film festivallerinde ödül aldılar (Kış uykusu ve Sivas). Televizyon programlarında dünyanın en büyük ikinci ihracatçısı haline gelmiştir. Türk gıda ürünleri New York`tan Fuji`ye dünyanın her yerinde satılmaktadır ve Türk mutfağı şimdi daha çok seçkin yemek tarihçileri ve yurt dışında lokantalar açılıyor.Hükümetiniz, 1993 yılında girdiğim bu han da dahil olmak üzere ülkenin tarihi zenginlikleri birçoğu geri yüklemek için kararlı bir program üstlenmiş. Hükümetiniz, ülkenin tarihi zenginlikleri birçoğu restore etmek adına bir program başlatmış. Restore edilecek yerlere arasında 1993 yılında girdiğim bu han da var.Yazarlarınızın üzerindeki ilgi gün geçtikçe artıyor. Orhan Pamuk entelektüel açıdan meraklı insanlar için Türk edebiyatına ışık tutan fener niteliğindedir. Türkler uluslararası kitap fuarlarında bulunuyorlar ayrıca Türk hükümeti Türkiye`yi tanıtan, sanatını ve mimarını yansıtan kitapların tercümesine ve yayımlanmasına sponsorluk yapacak yeni bir program hazırlıyor. Türkiye`de şaşırtıcı oranlarda, 100 devlet 150 özel olmak üzere, birçok müze ve bunların yanı sıra binlerce özel koleksiyon ziyarete açık hale getiriliyor. Hatta Kayseri`de Selçuklular`ı anlatan sanal bir müze açılıyor. Her yıl Batı ile denk eğitim imkânları sunan dünyanın her yerinden yabancı öğrencileri çeken üniversiteler açılıyor. Türkler Amerika`daki yabancı öğrenci nüfusunun ilk beşinde bulunuyorlar. Amerika Birleşik Devletleri`nde (ve belki de dünyada) en çok okunan şair kimdir? Selçuklu döneminde yaşamış şairden başka kimse değil. Rumi`nin ta kendisi. Tüm bunlar bana Selçuklu kültürünün hala korunduğunu düşündürüyor, bu da onlar için ne güzel bir kanıttır!Kitabınızda Mahperi Sultan ve Alaeddin Keykubad`ın medreseler yaptırdığından ve Bahaeddin Veled, Celalettin Rumi, Seyyid Gürhaneddin and Şeh Türesan gibi dönemin ünlü ilim adamlarına danıştıklarından bahsediyorsunuz. Bu kişilerin hepsi Sufi aşkından bahsediyorlardı. Bu öğretilerin Selçuklu İmparatorluğu`ndaki yönetim şeklini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?Sufizmin devlet yönetimini etkileyip etkilemediğini tespit etmek mümkün değildir ama o dönemin insanları üzerinde kesinlikle büyük etki bırakmıştır. Alaeddin Keykubat Mevlana`nın babasını Konya`da yerleşmeye davet etmiştir. Onun hayatını idame ettirebilmesi, bilimsel faaliyetlerini sürdürebilmesi ve vaaz verebilmesi için medreseye atamıştır.Vezir Celalettin Karatay dindar olarak bilinen birisiydi ve aynı zamanda Mevlana`nın arkadaşıydı. Bu nedenle onun yönetim şeklini kesinlikle etkilemiştir.Sultan Alaeddin Keykubat`ı tabaasının dini inançlarına ve kültürel geçmişlerine karşı hoşgörülü ve imparatorluğunda barışı korumak için ne gerekiyorsa yapan biri olarak tanıtıyorsunuz. Sizce günümüz liderleri Selçuklu liderlerden ne dersler çıkarabilir?Alaeddin Keykubat imparatorluğunu çevre ülkelerle (Bizanslar, Ermeniler ve Venedikliler) diplomasi kullanarak inşa etti. Aynı zamanda Eyyubiler ve Harzemşahlar gibi düşmanları ile savaşarak sınırlarını genişletti. Moğollarla neden barış anlaşması yaptığı bilinmemektedir fakat önüne geçen her milleti ezip geçtiğinden kendi imparatorluğu potansiyel bir yıkımdan kurtarmayı hedeflemiş olabilir. Alaeddin Keykubat ülkesini içten geliştiren birisiydi. Ticareti, altyapıyı ve entelektüel ilerlemeyi destekledi. O sadece agresif ve güçlü bir lider değildi. Bu hedefler onun için önemli olmuştu. Vatandaşlarının hayatlarını korumak ve iyileştirmek onun için önem arzediyordu ve bunun için Moğollara teslim olduklarını düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk`ün ünlü sözü bu anlayışı yansıtmıyor mu? `Yurtta sulh cihanda sulh!` Eğer insanlar hayatlarından memnun değillerse, gücün hiçbir şey ifade etmediğini Selçuklular çok iyi biliyorlardı. Bu dünya liderlerinin alması gereken derslerden birisidir. Liderler ülke yönetiminde yüksek standartları hedeflemelidirler ve vatandaşlar her şeyden önce gelmelidir.Katharine BranningYazarın `Bir çay daha lütfen` adlı eseri dört dile çevrildi. Haziran 2013`te Cumhurbaşkanı Abdullah Gül`ün himayesinde yazılan Büyük Selçuklular`ın Mirası adlı kitabın İngilizce editörüdür. Kültürlerarası konular üzerine dersler vermekte ve çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmaktadır. Kendisine 2012 yılında, Rize tarihinde ilk defa olmak üzere, fahri vatandaşlık unvanı verilmiştir. Ay Sultan, yazarın ilk romanıdır.(CİHAN)


23 Kasım 2014 Pazar  11:32

Zaman

Manşet - Bir günde 25 bin fotoğraf görüyoruz



23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Manşet - Ali Yurttagül - THY bir siyasî parti şirketi mi?


Kabin görevlisi hanım nazik bir dille “yönetime yazın lütfen, iyi olur” diyerek elinde olmayan bir sorundan kendisinin de rahatsız olduğunu hissettiriyordu.Kararın “yukarıdan” geldiğini de zaten söylemişti. Yanlış anlaşılmasın, İstanbul uçağında geçen bu konuşmadan kabin personeli veya Türk Hava Yolları (THY) çalışanlarından şikâyetçi olduğum sonucuna varılmasın. Yıllardır THY`nin sadık bir müşterisiyim. Geçen aralık Avrupa Parlamentosu (AP) İran Delegasyonu Tahran`a uçtuğunda, idarenin “tavsiyesi” üzerine delegasyon Frankfurt üzerinden giderken, ben THY ile İstanbul üzerinden gitmeyi tercih etmiş, sitem işitmiştim. THY uzun zamandır ilk tercihim. Kabin personeli ve servisten çok memnunum. Nazik oldukları gibi, kritik durumları oldukça iyi yönettiklerini, kabinde gerilime yer vermediklerini çok izledim. Ufak tefek sorunlar yok değil. Mesela bundan yıllar önce, THY içecek servisi ile fındık verirdi. Bu THY`ye özgü bir şeydi. Artık diğer şirketler gibi şeker veya çikolata veriyor. Biraz bayağılaştı. Son günlerde çevremden “THY`ye ne oluyor?” diye sorular da duymaya başladım. İstanbul üzerinden Tokyo`ya uçan bir dostum beş gün valizini alamamış. “Şikâyette bulundum, cevap bile vermediler” diyor. Benim şikâyetim yönetimden, yani “yukarıdan” ve yeni değil.THY yönetimine karşı ilk kızgınlığımı çalışma şartlarını protesto etmek için greve giden personele karşı sert, saygıdan yoksun, diyalogdan uzak ve baskıcı tutumlarını izlediğimde hissetmiştim. Dünyanın (demokratik) her yerinde şirket yönetimi ile personel arasında yaşanan bu tür sorunlarda yönetiminin çalışanlarını anlamaya, kazanmaya gitmek yerine, THY`nin cezalandırma, işten atma gibi insanları kalıcı mağduriyete iten tavrını kabul edilmez ve sorumsuz bulmuştum. Grevleri bastırmak için AKP (hükümet veya TBMM demeye utanıyorum) ile ilişkilerini devreye sokarak Meclis`ten kanun geçirdiğinde dehşete kapılmıştım. İnanmak mümkün değildi. Lufthansa gibi özel bir şirkette grev sorunu olduğu için, hükümet partisi olayı “milli güvenlik sorunu” yapıp, grevleri yasaklıyor, yüzlerce vatandaşının işten çıkarılması için yasal altyapı oluşturuyordu. Sendikal hakları, imzası bulunan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kurallarını ayaklar altına almıştı.THY–AKP ilişkisinin ahlak kurallarını zorladığı, bir özel şirketin en basit etik kuralları hiçe saydığı an, Bank Asya`yı batırma operasyonuna alet olduğu gün oldu. Bir avuç yolsuzluğa bulaşmış AKP kadrosunun intikam duygularını tatmin etmek, “yolsuzluk yok, darbe var” söylemine çanak tutmak için, bir özel şirketin hangi ellerde olması gerektiğini hayal edemiyorum. THY milyonlarca insanı taşıyan, AKP`lisi, muhalefeti ile Türkiye`nin havayollarından biri değil mi? Ne arıyor bir özel şirket bu tür siyası parti operasyonlarında? THY`nin bu tutumunu ceza yasası açısından değerlendirmek benim görevim değil, etik olmadığı konusunda ise şüphem yok.Bardağı taşıran damlayı bu günlerde yaşıyorum. Kabin görevlisinin girişte verdiğim nazik cevabı, kabinde verilen gazetelerden kaynaklanmıştı. Yeni Şafak, Cumhuriyet, Zaman ve Taraf gazetelerini istemiştim. Sadece Yeni Şafak ve Cumhuriyet gelince, bakışlarımdan sorunu anlayan hanımefendi “Zaman ve Taraf vermiyoruz” dedi. “Niçin?” soruma cevabı da “bilmiyorum, gelmiyor” oldu. Belli ki THY yönetimi bir kez daha yolsuzluğa bulaşmış AKP kadrolarının “Cemaat”e karşı yürüttüğü “cadı avının” parçası olmaya karar vermişti. Sizce bu, etik bir tutum mu? Özel bir şirketin bu tür siyasi operasyonlara alet olması doğru mu? Ben herhangi bir yolcu olarak, Taraf, Zaman gibi Türkiye`nin değerli gazetelerini okumaktan mahrum olmak zorunda mıyım?Bu son konuda, THY “tercihimiz böyle” diyebilir. Peki, şirket yönetimi benim gibi yolcularını, Türkiye`de AKP`ye muhalif kitleleri THY ile seyahat etmeme tercihine zorladığını fark etmiyor mu? THY`nin etik kurallar içerisinde kalmasını sağlayan, denetleyen, bu görevleri için para alan kurumları var mı? Ne yapıyorlar? Yoksa onlar da mı “taraf”?


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Manşet - Psikiyatrist Doç.Dr. Abalı: Bir düşman gerekiyordu, o da `paralel` oldu


İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Psikyatrist Doç. Dr. Osman Abalı ile Türkiye`de toplumun son zamanlardaki psikolojisini görüşmek üzere bir araya geldik. Psiko-sosyal tespitleriyle dikkat çeken Abalı, son günlerde sıkça kullanılan `algı operasyonu` kavramının arka planını, bugün ülkenin nasıl bir ruh haline sahip olduğunu anlattı.Bir süredir `algı ve algı operasyonu` kelimelerini her yerde duyuyor ve kullanıyoruz. Nedir algı ve algı operasyonu? Kişinin günlük olayları değerlendirme, yargılama, muhakeme etme sonucunda bir karar varma süreci algı. Algı, kişinin bilinçaltından tutun, bugünkü psikolojik durumuna, yaşadıklarına, verilen mesajlara kadar birçok etkileşimle birlikte gerçekleşir. Geçmişine dair bilinçaltındaki duyguların durumların negatif veya pozitif olmasına göre de bugün farklılık gösterir. Siz algı yönlendirmesiyle siyahı beyaz beyazı siyah olarak tanıtabilirsiniz. Kişilerin algısı dıştan gelen uyaranlara göre de şekillenir. Dıştan gelen uyaranların rengi neyse kişilerin algısı da o rengi alır. Eğer kişi çok okuyan, altyapısı, birikimi olan, kolay kolay dıştan gelecek uyaranların etkisinde kalmayacak biriyse, (tabii ki bunlar istisnaları oluşturuyor) algısı daha farklı olabiliyor. Ama genel olarak toplumumuz okusa da okumasa da duydukları, gördükleri veya onlara anlatılan mesajlara açıktır.Algı operasyonuna maruz kalma, bireyin toplumun altyapısıyla mı ilişkili? Algıyı değiştirmek için az okuyan, kısmen eğitimsiz, altyapısı olmayan başkalarının dediklerine çabuk inanan kişileri seçtiğinizde çok kolay algı operasyonu yapabilirsiniz. Toplumumuza baktığınızda insanlar çok fazla okumuyor, araştırmıyor, farklı kaynaklardan bilgi edinmiyor. Daha çok görsel, yazılı medya üzerinden mesajları alıyor. Hangi olay olursa olsun, yazılı ve görsel medya üzerinden anormal işler bile normal olarak sunuluyor. Ya da normal kişiler anormal olarak gösteriliyor. Dolayısıyla algıyı yönlendirme hadisesi, kişinin daha çok bilgisinin olmadığı bir konuda yönlendirilmesidir. Çoğunlukla da yanlış yönlendirmek için kullanılır. Eğer telkine açık biriyseniz iyiyi kötü, suçluyu suçsuz olarak görebilir, itibarsızlaştırma oyunlarına kanabilirsiniz.Bilgili, okuyan insanlar algı operasyonuna maruz kalmaz mı? Kalabilir tabii ki. Ama çabuk galeyana gelen, öfkelenen, sorgulamayan insanlar daha çok maruz kalır. Hainlik, devlete zarar vermek isteyen gizli odaklar, dış mihraklar, insanların en hassas olduğu bayrak, vatan, millet, devlet, din kavramları üzerinden algı operasyonları yapılıyor.Algı operasyonlarının arkasında kimler oluyor? Daha çok gizli servisler ve psikolojik harp üniteleri var. Herhangi bir kurumu kamu nezdinde küçük düşürebilir, itibar suikastı yapabilirler rahatlıkla.İtibar suikastı nedir? Algı operasyonlarının temel amacıdır. Çok itibarlı birini asparagas bir haberle para, kadın düşkünü ya da vatan haini konumuna düşürebilirsiniz. Burada kişinin itibarının zedelenmesi var. Bunu yapan kişiler için, yaptıklarının bir dayanağının, delilinin olması çok önemli değil. Herhangi bir doğruluk payı olmadan direkt olarak iftira ve yalan ekseninde cereyan eder. Dolayısıyla itibarı zedelenen kişi bunu düzeltmeye çalışıyor. Ama nafile. Çünkü insanların zihninde büyük resim kalır.Klişe ama çamur at izi kalsın taktiği gibi… Kesinlikle, öyle. Kişilerin toplumu değerlendirmesinde büyük bir resim vardır. Bu resmin tonları ne kadar siyah, lacivert ya da gri ise, o kişiler o kadar negatiftir. Pozitif renkler varsa o kişiler de pozitif değerlendirilir. Algı operasyonlarının amacı insanların zihninde mikro düzeyde insanların bilinçaltında büyük bir algı dönüşümüyle belli bir kişi veya kuruma karşı negatif cephe oluşmasını sağlamaktır. Ve çıkan haberler, yapılan yayınlar bu renklerin bir parçası olur. Sistem tamamen insanların bilinçaltını opere etmeye yönelik çalışır ve yeniden şekillendirme, dizayn etme meydana gelir. İnsanların belli kişi ve kurumlarla ilgili fikirlerini, bağlarını, bundan önceki yaşadıklarını yavaş yavaş değiştirip o insanlara karşı düşman haline getirmeye dönük bir süreç.Yani toplumsal dizayn, mühendislik söz konusu. Evet, toplum mühendisliği yapılıyor. Belli kişilere, gruplara karşı bakış açısı tehlikeli argümanlarla yeniden dizayn ediliyor. Normalde `insanlık suçu` sayılır bu. Belli kişi ve gruplara karşı kullanılan dil, ne kadar sert ötekileştirici kutuplaştırıcı olursa, toplumda o kişilere karşı nefret, öfke ve zarar verme dürtülerine neden olur. Bu daha sonra şiddet olaylarına yol açar. Türkiye geçmişten bu yana çok sıkıntılı günler yaşadı, yaşıyor. Sivas, Çorum, Maraş ve Başbağlar olayları hep belli bir kesime karşı doldurulan, algıları değiştirilen kitleler tarafından yapıldı. Bunlar bir günde olup biten şeyler değil. Bu kutuplaşmaya zemin hazırlayanlar aslında ciddi bir suç işliyor. Bunları hep bilinçli yapıyorlar. Sistematik profesyonel bir algı süreciyle karşı karşıyayız.Tehlikeli argümanlar dediniz… Psikososyal olarak toplumun temel dinamiklerini ayakta tutan bazı değerler vardır. Bu dinamiklere dönük bir saldırı var. Kişileri din, dil, ırk, dünya görüşü olarak sınıflayan bir sistem. Ayrımcılığı genel olarak değerlendiriyoruz ama mezhep ayrımcılığı başlı başına suç. Örneğin iki genç ölüyor, biri 15 biri 19 yaşında; biri terörist diğeri kahraman ilan ediliyor. İkisi de çocuk. Ama toplumu bir arada, birlikte yaşama kültürünü destekleyen dinamikleri baltalıyor. Bir toplumu ayakta tutan dinamikler vardır. Birlikte yaşama kültürü, ortak paydalar, değerler, hedefler. Birlikte yaşama kültürünü destekleyen bir algıyı farklı argümanlar kullanarak sarstığınızda bu sefer kardeşler, eşler, komşular, aileler birbirine negatif bakıyor. Toplumu mezhep, ırk, şucu bucu, dinsiz, ateist diye ayırmak çok kullandıkları bir yöntem. Alevi, Sünni, Ermeni, Kürt, Gürcü, Laz, Süleymancı, Nurcu, paralel dinsiz, çapulcu, ayyaş dediğiniz zaman geriye toplumdan hiçbir şey kalmıyor. Aslında toplumun genel şablonunda herkes var. Ama algı operasyonları daha çok toplumun belli kesimlerini diğer kesimlerin nezdinde kötü hale getirmek, itibar kaybettirmek için yapılıyor. Türkiye`ye bir düşman gerekiyordu, o da `paralel` oldu Peki, insanlar bu bölünmenin farkında değil mi? Değil. Çünkü operasyonu yapanlar `Bunlar kötü. Size, bize devletimize zarar verecekler. Kökünü kazıyacağız bunların` deyip önce korkutuyor sonra da `korkmayın biz varız` diyor. O zaman bireyler `bunlar zaten kötü olduğu, kötülük yaptığı için yetkililer böyle davranıyor, normal` düşüncesine kapılıyor. Bir süre sonra her türlü hak ihlali, hukuksuzluk toplum nezdinde normalleşiyor. Algı operasyonları aslında insanları aptal yerine koyar. İnsanların karar verme mekanizmalarını yönetmeye çalışır. `Sen onun hakkında öyle düşünmezsin, böyle düşünmelisin` şeklinde bir yönlendirme yatar altında. Bunu insanlar başlangıçta `evet` olarak kabul ediyor, sonra kendi sisteminde değerlendirip reddetmeye başlıyor. İnsanları aptal yerine koymak, onların karar mekanizmalarına hükmetmek `siz bilmiyorsunuz, ben biliyorum` diye dayatmak belli bir süre sonra insanlar tarafından da reddedilir. Bir savaş hukuku uygulanıyor. İnsanlar da bu savaş hukukunu kanıksıyor. Şu an ötekileştiren nefret dili, algı operasyonlarının zeminini oluşturuyor. Önce psikolojik bir zemin oluşturuyor baştakiler. Sonra insanların kafası karışıyor. Akabinde somut görünümlü içi boş operasyonlar yapılıyor ve insanların kafasında daha net ve somut hale getiriliyor. İnsanlar birbirine düşman nazarıyla bakmaya başlıyor. Kısaca algı oluştur, operasyon yap, tamamen ayrıştır. Hatta iki insanın bir araya gelip iletişim ortamı oluşturup tekrar konuşup, anlaşamaması üzerine bir sistem oluşturuluyor. Bütün bunlar bilinçaltında yoğunlaşmış bir nefret olduğunu gösteriyor. Yoğunlaşmış öfke şiddete dönüşür.Bu şiddetin bir tezahürü mü paralel paranoyası da? Bundan önce de farklı söylemler duyduk bu ülkede. Bu söylemlerin amacı ülkedeki gergin havayı devam ettirerek birilerinin farklı yerlerden rant sağlaması. Bir yerde bir kargaşa varsa, orada yolsuzluk, işsizlik, geri planda sorgulanması gereken problemler, suçlar, hatalar gündeme gelmiyor.Düşman gösterme hali Türkiye`de son bulur mu? 5-10 yıl evvel askerî vesayet düşman olarak gösteriliyordu. Sonuçta belli bir kesim o vesayeti hedef olarak gösterip kendi sistemini onun üzerinden kurdu. O geçtikten sonra belli bir aşamada bölücü terör örgütü düşman seçildi, onun üzerinden söylemler geliştirildi. Son aşamada da Türkiye`ye bir düşman gerekiyordu, o da `paralel` oldu. Bu düşman da suni bir şekilde oluşturuldu. Sistemdeki yolsuzlukların, aksaklıkların, hukuksuzlukların, işsizliğin, sağlık ve eğitimdeki ciddi problemlerin gündeme gelmemesi için bir düşman havası oluşturuldu. Ve insanlar bu düşmanla korkutuldu. Bu da demokrasimizin çağdaş bir seviyeye gelmemesi, Türkiye`nin özgürlükçü bir ülke olmaması ve sürekli bir Ortadoğu ülkesi olarak kalması için birileri tarafından ortamın gerildiğinin, toplumun bölündüğünün, basit sebeplerle insanların ölmesinin sebebi. İktidar iç-dış düşman siyasetiyle, varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Bu paralel paranoyası da tamamen siyasi iktidarın kendini korumaya, açıklarını kapatmaya dönük oluşturduğu yersiz, gereksiz, saçma hiçbir şekilde inandırıcılığı olmayan komik bir iddia.Toplum inanıyor mu paranoyaya? Bazı insanlar var inanmaya hazır. Onlar zaten ne dense inanacak. `Marslılar geldi ülkemizi işgal etti` deseler, yine inanacaklar. Onlarda öyle bir süzgeç yok. Ama çoğunluk bunun safsata olduğunu, toplumu bölmeye yönelik bir algı operasyonu olduğunu düşünüyor.Toplumun önemli bir kısmı, gözlerinin içine baka baka yalan söylendiğinin farkında. Bir lider, bir insan neden yalan söyler? Kişi mitomanikse yalan söyler. Mitomanik kişilerde bir süre sonra yalan sistemi oluşur. Bu sistem o kişinin kendini hayatta tutması için gereklidir. Yalan yalanı doğurur ve kişi bir süre sonra kendi söylediği yalanına inanmaya başlar. Bu yalan sistemiyle kamuoyu oluşturmaya başlar. En azından şu an gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenlerinki böyle. Yalan da algı operasyonlarının bir parçası. Yalan, iftira olmadan algı operasyonu olmaz. Burada istenen yalan iftira ve haksız ithamlarla toplumun gözünden düşürüp güvenilirliğini, itibarını azaltmak. Dolayısıyla o kesimi ötekileştirerek toplumdan izole etmek, yok etmek.Bu algı operasyonları uzun vadede etkili olur mu, toplumu nasıl etkiler? Algı operasyonları hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Bu konuda herkes rahat olsun. Çok ciddi bilinçaltı temeli olmadığı için, uzun süre etkili olacağını sanmıyorum. 2-3 yıllık gazete televizyon haberiyle, birinin sürekli birilerini suçlamasıyla bir yere kadar. Bir süre sonra insanlardaki etkisini kaybedecek. Ki şu an bu etkiyi kaybetmeye başladı bile. İnsanlar bu türlü söylemlerden bıktı, konuya duyarsız hale gelmeye ve tepki vermemeye başladı. Bunun ardından saçma, yersiz bir iddia olduğunu, haksızlık yapıldığını düşünüyor. Vicdan mekanizması harekete geçiyor. Dolayısıyla vicdanlı sesler, ötekileştirilen insanların hak ve itibarını geri iade edecektir.Sizce toplumun genelinde umut, korku, endişe, belirsizlikduygularından hangisi hâkim? Maalesef toplumda gri bir renk görüyorum. Siyah değil. Toplum artık bıkmış durumda. En büyük problemleri güven. Toplum hiç kimseye güvenmiyor. 10 yıl önceki devletin söylemleriyle 10 yıl sonraki devletin söylemleri yüzde yüz zıt. Devletine karşı ekonomik, siyasal ve sosyal olarak güvenmeyen bir halk var. Güven olmadığı için de halk gergin, huzursuz. Güven duymadığınız yerde huzur bulamazsınız. İnsanlar tedirgin, diken üstünde. Her an bir şey olacakmış gibi yaşıyor. Son iki yılda yaşanan travmalar buna iş kazaları, terör örgütünün şiddeti, artan şehit haberlerinden dolayı toplum zaten psikolojik olarak yorgun, tükenmiş. Tam huzur, güven, düzen beklerken hem dünyada hem de ülkemizde yaşananlar insanların iç dünyasında bir kaos oluşturuyor. Buna en çok da devlet sebep oluyor. Şu anki devlet, halkına huzur vermiyor. Ve güvensiz, huzursuz bireyler evinde, işyerinde, sokakta, trafikte sorun çıkarır. Bu insanlara dokunsanız hemen şiddet gösterir. Siyasiler, devleti yöneten kişiler problem çözme tekniği olarak iletişimi değil, kavgayı, şiddeti nefret dilini, pasif agresyonu saygısızlığı tercih ediyor. Ve bu yüzden toplumsal bir cinnete doğru gidiyoruz. Toplum şu an patlamaya hazır bomba.Toplumun bu gidişatından dolayı bunalan ve size gelen insanlar var mı? Geçen yıl ülkemizde 40 milyon anti-depresan satıldı. Milyonlarca çocuk-genç-erişkin, anti-depresan kullanıyor. Bu rakamlar çok ciddi. Geçen yıl 250 bin çocuk mahkemeye düştü. 120 bini suç işlemiş. Hapishane kontenjanları 120 bin ve hâlâ yetmiyor. Dışlanmaktan, yoksuzluktan, nefretten, her türlü adaletsizlikten dolayı hayata bakışı negatif gençlerin. Ve bir çıkış arıyorlar. Durumu iyi olan, yurtdışını düşünüyor `bu ülkede yaşanmaz` diye. Parası olmayan ise suç işleyen, çetelere karışan bir hale geliyor. Diğer grup ise depresif. Kendini müziğe, internete vererek gerçeklerden kaçıyor. Devlet, eşit adaletli, özgür, güvenilir, ayrımcılık olmayan bir ülke sağlayamıyor. Ülkemizdeki milyonlarca genç karamsar. Yüzde 18,9 işsiz genç var. Her 5 gençten biri işsiz yani. Bu da topluma entegre olmayan, yaşadığı toplumu kabul edemeyen genç kitle oluşmasına neden oluyor. Ve bunlar en küçük bir sokak olayında içlerindeki öfkeyi dışa vurmaya hazır.Devlet, STK`ları kendine rakip olarak görüyorTopyekün bir iyileşme nasıl mümkün olur? Topyekün iyileşme için bireye, aileye ve devlete düşen görevler var. Birey hemen her şeye inanmasın. Çok okusun, farklı kaynaklardan araştırsın. Toplumun büyük resmini görerek topluma ait bazı sorunları kendi açısından analiz etsin. Birey toplumun akışını fark eden bir altyapıya sahip olursa altyapısı iyileşir ve güçlenmiş olur. Aileye dönük güçlendirme çok önemli. Aile yapısının kuvvetlendirilmesi için de sivil toplum, eğitim kurumları, okullar, aileleri yalnız bırakmamalı. Ailenin baş etme mekanizmalarını geliştirecek çözümler geliştirmeli.Ya devlet? Devlete düşen ise bütün rolmodel konumundaki insanların, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, siyasetçi, sanatçı sert şiddet söyleminden vazgeçmeli. Konuşulan ses tonu bile çok önemli. Siyasetçiler birbirine bağırarak konuşmasın çünkü halka da bağırarak konuşmayı öğretiyorlar. Sonra vatandaş da `Eyy şu!` diye parmağını sallayarak konuşuyor. Her şeyiyle hırçın tepkisel huzursuz bir birey çıkıyor karşımıza. Pozitif, birleştirici, sevgi içeren, dünya görüşüne göre değil çalışma gayretine göre iş veren, emeğinin karşılığını veren bir devlet olmalı. Toplumu bir arada tutan köklerin korunması için milli manevi duyguların ön plana çıkarılması gerekiyor. Bugün maalesef cami kürsülerinde bile iç-dış düşman diye kutuplaştırıcı hutbeler yapılıyor. Yan yana namaz kıldığına `Acaba bu iç düşman mı?` diye bakar hale geldi insanlar. Bu anlayış Diyanet aracılığıyla yayılıyor üstelik. İnsanlar okulda, işte, sokakta, kahvede birbirine düşman gibi bakıyor. Üstelik bu, dini koruma adına yapılıyor. Dinî ve milli değerler kullanılarak nefret dili aşılanıyor. Bu tutumdan hemen vazgeçilmeli. STK`ların, eğitim kurumlarının, toplum tabanı için önemli işler yapan kişi ve kurumların desteklenmesi gerekiyor. Toplum için çalışan sivil dinamiklerin ön plana çıkması lazım. Maalesef devlet, STK`ları kendine rakip olarak görüyor. Hiçbir ülkede, modern toplumda görülmeyecek bir anlayışa sahip devlet. STK`lar desteklenmesi gerekirken engelleniyor. Yardım yapacaksınız, izne tabi oluyorsunuz. Okul açacaksınız, açamıyorsunuz. Bu aklın mantığın kabul etmediği bir bakış açısı ve müdahale tarzı.


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Zaman

Manşet - Başbakanlık`tan Cemevi`nde bile akreditasyon ayıbı


Cihan Haber Ajansı ve Zaman gazetesine Başbakanlık ve resmi kurumlarda uygulanan akreditasyon, sivil derneklere de sıçradı. Başbakan Ahmet Davutoğlu`nun Tunceli`de ziyaret ettiği cemevine Cihan ve Zaman muhabirleri ve kameramanları alınmadı.Programı takip etmek için Tunceli`deki cemevine gelen basın mensupları, korumalar tarafından içeri alınmadı. Başbakanlık korumaları, önce akreditasyon kararının cemevi yönetimi tarafından alındığını söyleyerek, muhabirleri almak istemedi. Ancak kapıda bulunan bir cemevi yetkilisi, kendilerinin böyle bir kararı olmadığını belirterek, `Basın bizimle alakalı değil.` dedi.Muhabirlerin, burasının bir resmi kurum olmadığını, sivil bir dernek olduğunu belirterek cemevi yönetiminden biri ile görüşme talebi ise yerine getirilmedi.Bazı basın kuruluşlarına yönelik akreditasyon uygulaması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan`ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile önce Çankaya Köşkü`nde başlamıştı. Ardından da Başbakanlık ve bazı bakanlıklar akreditasyon uygulamaya başlamıştı. Aralarında Cihan Haber Ajansı, Zaman gazetesi, Samanyolu televizyonu gibi kurumların olduğu basın kuruluşları, Köşk, Başbakanlık binası ve resmi kurumlardaki programlara alınmıyordu.(CİHAN)


23 Kasım 2014 Pazar  15:26

Zaman

Manşet - Makaron tarifi Dünyalık Tatlar`da


Son zamanların en popüler tatlısı makaron. Şarkılarda bile kendine yer bulmuş bir kurabiye. Şimdilerde hemen her pastanede mevcut. Kendi ne kadar tatlıysa fiyatı bir o kadar `tuzlu`. Yapımı kolay ancak her adımı püf noktası.Sanırım tatlıyla aram hiç olmadığından şu ana kadar hep yemek tarifi paylaştım sizlerle. “Bu bencillik yetti gari!” diyenleri sevindirecek bir tarif var bu hafta. Haydi o zaman sıvayın kolları, son yılların en popüler tatlılarından makaron yapacağız. Ama önce denemeyenler için özet geçeyim. Badem unundan yapılan iki yuvarlak beze arasında dolgu kremasından oluşan renkli küçük kurabiye makaron. Albenisi yüksek bu kurabiyeciklerle tanışmamız 5-10 seneyi bulmasa da tarihi asırlar öncesine dayanıyor. Fransa`yla ön plana çıkmış ancak rivayetlere göre aslında bir İtalyan tatlısı. Adı da İtalyanca `maccarone`dan geliyor. Bizdeki acıbadem kurabiyesini andırıyor. Peki nasıl Fransa`ya kaptırılıyor bu güzel lezzet? 1500`lü yıllar... Her şey Floransa`nın soylu ailesinin kızı Catherine de Medici`nin, Fransa Kralı II. Henry ile evlenmesiyle başlıyor. Catherine, Fransa`ya aşçılarıyla birlikte gidiyor, saraya yerleşiyor. Aşçılar boş durur mu? Sarayda makaronlar yapıldıkça İtalya`nın bu lezzetli tatlısı da Fransa`ya taşınmış oluyor. Gel zaman git zaman, epey şekil değiştiriyor. Bugünkü şeklini alması 20. yüzyıla denk geliyor. Paris`te makaron denince ilk akla gelen pastane Ladurée`un ortaklarından Pierre Desfontaines, çikolata ve kremadan oluşan bir sosla (ganaj) yapıyor. İki kat kurabiye arasına bu sosu koyup kurabiyeleri birleştiriyor. Anlayacağınız makaron günümüzdeki formunu Desfontaines`e borçlu. Şimdilerde her damak tadına uygun çeşidi mevcut. Çikolata, fıstık, karamel, vanilya, portakal aromalı... Rengarek, çeşit çeşit bu küçük kurabiyelerin tadı ne kadar tatlıysa fiyatı bir o kadar `tuzlu`. Kilosunu 100 liranın üzerinde satan mekânlar var. Bu arada yanlış anlaşılmasın, makaron suşi gibi ülkesinde ucuz, bizde pahalı bir yiyecek değil. Fransa`da da cep yakıyor. Zira yapımı basit gibi görünse de makaron çok ince işçilik istiyor. Ayrıca malum, ana maddesi bademin kilosu da cep yakıyor. Evde yapmak en mantıklısı. Ancak... Bazı tariflerin püf noktaları vardır, makaronun her bir aşaması püf noktası. Öyle annelerimizin göz kararı, el yordamıyla yapılabilecek bir tatlı asla değil. Chef`s İstanbul Mutfak Akademisi pasta eğitmenlerinden Gülçin Coşar ile mutfağa girdiğimde bunu daha iyi anladım. Geçen sene deli cesaretiyle giriştiğim makaron yapma maceramın neden hüsranla sonuçlandığını da... Gözünüz korkmasın, masanızı bu rengarek kurabiyelerle şenlendirmeniz bir saati bulmuyor. Reçeteye harfi harfine riayet edin kâfi. Son olarak yediniz ve arttı mı? Koyun renkli küçük bir kutuya. Kurdelasını da bağlayın. Kim, bir kutu mutluluğa hayır diyebilir ki?MakaronMALZEMELER:80 gr yumurta beyazı (Oda sıcaklığında), 160 gr toz şeker, 140 gr toz badem (fıstık, ceviz ya da fındık da kullanılabilir), 50 gr pudra şekeri, bir tutam tuzHazırlanışı:Toz badem ve pudra şekeri harmanlanır. Ayrı bir kapta yumurta ve tuz (gücünü artırsın diye) yumurta akının rengi beyaza dönene kadar mikserle çırpılır. Rengi döndükten sonra şeker ilave edilir. 10 dakika ara vermeden mikserle mereng haline gelene dek çırpılır. Kıvamının tutup tutmadığını anlamak için karıştırma kabını ters çevirmeniz gerekiyor. Bademli karışımın yarısı merengin içine ilave edilir. Spatula yardımıyla söndürülmeden alt-üst edilerek yedirilir. Geri kalan kısım eklenir ve aynı işlem tekrarlanır. Karışım, kap ters çevrildiğinde dökülmüyorsa tutmuş demektir. Bu aşamada isteyenler gıda boyası ilave edilebilir. İstemeyenler 140 bademin 40 gramında antep fıstığı kullanarak orijinal yeşil renk elde edebilir. (Zerdeçal ya da kakao ile de renklendirilebilir.) Karışım, sıkma torbasına alınır. (Buzdolabı poşeti de kullanılabilir.) Ucundan hafifçe kesilir ve yağlı kâğıt serili tepsiye aynı boyutlarda sıkılarak yuvarlak şekiller elde edilir. Bu aşamada şekil oluşana kadar elinizi poşetten ayırmamanız gerekiyor. Fırına göndermeden önce makaronların üzerinde oluşan hava kabarcıklarının giderilmesi için tepsi bir ucundan tutulur ve tezgâha sertçe birkaç kez vurulur. 125 derece ısıtılmış fırında 15 dakika pişirilir. (Süre çok önemli.) Fırından çıkardıktan sonra tepsinin sıcaklığıyla bir-iki dakika bekletilir. Düz bir metal alet yardımıyla, bıçak da olur, kazıma işlemi yapılır. Bu işlemi yaparken dikkatli olmanız gerekiyor, yoksa makaronlar parçalanabilir. Soğuduktan sonra makaronun ters yüzeyi çevrilir. İç dolgu poşete konulur. Ucu kesilir ve ortasına bir miktar sıkılır. Ardından diğer makaron üzerine konularak sağa sola çevrilerek dolgunun her yere dağılması sağlanır. Böylelikle makaronlar birbirine yapışmış olur.İÇ DOLGU: 100 gr süt kreması200 gr kuvartür çikolataHazırlanışı:Krema bir tavaya konulur, ocağın üzerinde bir süre kaynatılır. Ancak fokurdamayacak, yalnızca ısınacak. Ocaktan alındıktan sonra çikolata (Makaron renkli olduğundan çikolata genelde beyaz tercih ediliyor) ilave edilir. Eriyene kadar karıştırılıp soğumaya bırakılır. Koyu bir kıvam elde edilecek.PÜF NOKTALARI:Merengin kıvamı önemli. Eğer ilk üç dakikada kıvam almaz, ayran gibi olursa mereng tutmamış demektir. Bunun nedeni kullandığınız kap ya da mikserin ucundaki sudur. Bir damla dahi olsa kıvam tutmaz. Aynı şekilde yumurtayı sarısından ayırırken akına bir damla sarısından kaçarsa bu da merengin tutmamasına neden olur.Tüm malzemelerin gramajlarına riayet edilmeli. Bir gram dahi şaşmamalı.Eteklenme: Makaron fırına atıldıktan 2-3 dakika sonra etrafında gazoz kapağı gibi bir görüntü ortaya çıkıyorsa doğru yoldasınız demektir.Makaronların kırılmaması için fırının ısısı önemli. Fırın 125 dereceye gelinceye kadar ısıtılmalı. Ondan sonra makaronlar fırına konulmalı. Aksi takdirde üzerinde çatlama olur, eteklenme gerçekleşmez. Yani 125 dereceye ayarlayıp soğuk fırına konulmamalı.Toz badem ve pudra şekeri ince çekilmiş olmalı. Bu yüzden marketten temin edilmeli. Bademin blenderden geçirilerek toz haline getirilmesi uygun değil. Zira bu esnada yağı dışarı çıkar, bu da makaronun sulanmasına neden olur.


23 Kasım 2014 Pazar  02:13

Sayfa:1  2  3  4  5  6  7  8  9  10  11  12  13  14  15  16  17  18  19  20  21  22  23  24  25  26  27  28  29  30  31  32  33  34  35  36  37  38  39  40  41  42  43  44  45  46  47  48  49  50  

çek hapis affi mart 2009  01 01 2011 posta gazetesi  çekva 10 yıl  öteki gündem video 12 şu hafta hava durumu istanbu  ülke tv arşiv programını izle sıra dışı 31 mayıs  öss 23 nisan zaman dgünne zaman  28 08 2010 posta gazetesi son sayfa  kanal 7 haber yayını 17 12 2008  01 02 2010 tarihli sabah güney eki  fox tv geçmiş haber 11  08 11 2009 tarihli ankaradaki trafik kazaları  240110 tarihli hürriyet gazetesi keyif eki parti  sabah gazetesi adana güney ekİ 11 nisan 2011  13 aralık kon tv haber izle  şoför iş ilanları izmir  16 ekim 2008 trafik kazasında ölen murat  01 07 2010 fox ana haber izle  mavi kocaeli gazetesi 12 agustos  öss cevap anahtarı 11 mayıs 2009 tarihli  ülke tv 29 eylül 2009 sıradışı programını izle  çetin k ını haberi  01 10 2009 yeni asır gazetesi arsiv