Bulunan Haber Sayısı: 372
Hepsi   Haber   Ekonomi   Spor   Yaşam


Son Saat  -  Son 12 Saat  -  Son 24 Saat  -  Son Hafta    
Zaman

Manşet - Müsteşar Yusuf Tekin okul baskınlarını `rutin denetim` diye savundu


Hukukçular, eğitim kurumlarına zarar vermeye yönelik kurgu baskınların `örgütlü suç` olduğunu vurgularken, `Dershane diye bir kurum kalmayacak` diyen Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin, yasaları yine ayaklar altına aldı. Açıkça suç işledi. Müsteşar Tekin, polis eşliğindeki okul baskınlarını `rutin denetim` diye savundu. Bununla da kalmadı; tüm eğitim kurumlarının denetlendiğini iddia etti. Şimdi millet soruyor; “Polisi yanınıza alıp başka hangi okullara, hangi `denetim`i yaptınız Müsteşar Bey?” Ülke terörün pençesindeyken AKP hükümetinin hedefi Türkiye`nin yüzakı olan eğitim kurumları… Gün geçmiyor ki bir şehirden polis eşliğinde baskın haberi gelmesin. Anaokulundan liseye, dershanelerden öğrenci yurtlarına uzanan zulüm her kesimden insanın tepkisini çekiyor. Merdivenlerin adım adım sayıldığı, tabelaların mezura ile ölçüldüğü, veli tarafından hediye edilen papağanın bile sürgün edildiği baskınları Milli Eğitim bürokrasisinin en tepesindeki isim olan Müsteşar Yusuf Tekin skandal sözlerle savundu. Müsteşar Tekin, Anayasa`ya aykırı olduğu hukuk adamları tarafından vurgulanan baskınlara skandal sözlerle destek verdi. Devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı`na konuşan Tekin`in ilk çelişkisi; baskın yapılan kurumların nasıl seçildiğini anlatırken başladı. Hukuksuz talimatları uygulayan bürokratların, müebbetle yargılanabileceğini vurgulayan hukukçulara rağmen, bu talimatlı baskınlara kılıf bulmaya çalışan Tekin, Türkiye`de faaliyet gösteren diğer büyük okul zincirlerine nasıl bir denetim uygulandığını açıklayamadı. POLİSLE AMA BASKIN DEĞİL ! Tekin`in skandal açıklamalarından birisi ise; okullara baskın değil denetim yaptıklarını söylemesi oldu. Müsteşar, “Denetimler, bir baskın değildir. Rutin denetimdir” dedi ama; okullara onlarca polis eşliğinde gidildiğini de görmezden geldi. Özellikle kayıt döneminde velilere yönelik algı oluşturmak için, polisler eşliğinde anaokullarına bile baskınlar düzenlenmişti. AYM KARARINI DA TANIMADI Tekin, açıklamasında denetimleri Anayasa`nın kendilerine verdiği yetkiyle yaptıklarını vurgularken, sonraki cümlesinde ise bir skandala daha imza attı. Müsteşar Tekin, Anayasa Mahkemesi`nin iptal ettiği dershanelerin kapatılması yasasını da tanımadığını açıkça ilan ederek; “1 Eylül`den itibaren dershanecilik faaliyeti yapan hiçbir kurumumuz kalmayacak. Bunlardan özel öğretim kurumu ya da herhangi bir özel okula dönüşmek isteyen dershanecilere, gereken kolaylığı yapacağız. Ama onun dışındakiler dershane olarak, faaliyetlerine devam edemezler` ifadelerini kullandı. Kaynak: Millet


28 Ağustos 2015 Cuma  07:58

Zaman

Manşet - 170 bin kişinin hapishanede olduğu Türkiye`de tutuklu rekoru


Türkiye`deki cezaevlerindeki kişi sayısı 170 bin 300 kişiye ulaşarak rekor kırdı. 2002 yılından sonra yapılan 94 yeni cezaevine rağmen kapasite aşıldı. Beş yılda 207 yeni cezaevi inşa edilecek. Türkiye`de cezaevleri dolup taştı. Hapisteki kişi sayısı her geçen gün artarak tarihi rekorunu yeniliyor. AK Parti hükümetleri döneminde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayıları yaklaşık üç kat arttı. Bugün Gazetesi`nin haberine göre, 2002`de cezaevlerini toplam 59 bin 429 tutuklu ve hükümlü ile devralırken, bu sayı geçen ay sonu itibariyle 170 bin 300`e ulaştı. 207 YENİ CEZAEVİ YAPILACAK Mevcut ceza infaz kurumları, son yıllarda artan tutuklu ve hükümlülere cevap veremez hale geldi. 20022014 arasında 94 cezaevi açıldı. Şun anda 361 ceza infaz kurumu bulunuyor. Ancak yine de yetmiyor. Hükümet yeni cezaevleri yapmak için de projeler hazırladı. Adalet Bakanlığı, gelecek 5 yılı kapsayan planlama uyarınca 207 yeni ceza infaz kurumu yapmayı planlıyor. KAPASİTELER ZORLANIYOR Mevcut cezaevleri, tutuklu ve hükümlülere yeterli gelmiyor. Bu nedenle cezaevlerinde kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunuyor. 745 kişilik kapasitesi bulunan Denizli D Tipi Cezaevi`nde 1337 hükümlü ve 320 tutuklu olmak üzere toplam 1657 kişi bulunuyor. Kapasitesi 24 kişi olan koğuşlarda 47 kişi kalıyor. 2 BİN 165 ÇOCUK CEZAEVLERİNDE Türkiye`de ceza infaz kurumlarında 18 yaşından gün almamış 2 bin 165 çocuk hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Bu çocuklardan 528`i erkek, 17`si kız çocuk olmak üzere 545`i hükümlü, bin 572`si erkek, 48`i kız çocuğu olmak üzere bin 620`si tutuklu olarak cezaevlerinde bulunuyor. Türkiye`de cezaevlerinde 1820 yaş arasında 8 bin 17 tutuklu ve hükümlü bulunuyor. CEZAEVLERİNDE ÖLÜMLER ARTTI Cezaevlerine yolu düşenlerdeki artış gibi cezaevlerindeki ölümler de son yıllarda artış gösterdi. Cezaevlerinde 2002`de 89, 2003`te 163, 2004`te 54, 2005`te 59, 2006`da 157, 2007`de 178, 2008`de 211, 2009`da 287, 2010`da 307, 2011`de 321, 2012`de 345, 2013`te 316 ve 2014`te 380 hükümlü ve tutuklu öldü. Bu yılın ilk 7 ayında cezaevlerinde 212 kişi hayatını kaybetti. 176 kişi eceliyle ölürken, 29 kişi de intihar etti. DARBE DÖNEMLERİNDE ARTIŞ Cezaevlerinin doluluk oranlarının darbe dönemlerinde had safhaya ulaştığı belirlendi. 1970 yılında 56 bin 511 kişi cezaevinde bulunurken 12 Mart Muhtırası`nın verildiği 1971 sonunda bu sayı 61 bin 463`e ulaşıyor. 1975 yılında 37 bun 616 kişi cezaevinde bulunurken 12 Eylül darbesinin yapıldığı 1980 yılının sonunda hapisteki kişi sayısı 70 bin 172 olarak kayıtlara geçiyor. 1981 yılında bu oran 79 bin 786 kişiye ulaşıyor.


28 Ağustos 2015 Cuma  07:40

Zaman

Manşet - Gezici`nin son anketi: Halk, erken seçimden Erdoğan`ı sorumlu tutuyor


Son 3 seçimi en yakın tahminlerle bilen Gezici araştırma şirketi, 36 ilde 4 bin 860 kişiyle yapılan son anketini yayınladı. “Bu pazar seçim yapılsa hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna verilen cevaplara göre AKP yüzde 38,9, CHP 27,8, MHP 16,3, HDP 13,5 oy alıyor. Katılımcıların yüzde 78,3`ü başkanlık sistemine `hayır` derken, yüzde 50`ye yakın kesimin `Erdoğan`ın diktatörleşeceği` gerekçesiyle başkanlığa karşı çıkması dikkat çekti. Katılımcıların yüzde 52`si hükümetin kurulamamasından Erdoğan`ı sorumlu tuttu. Yüzde 66,4 ise seçim kararından önce Kılıçdaroğlu`na hükümet kurma görevi verilmesi gerektiği görüşünde. Başbakan Ahmet Davutoğ-lu`na hükümet kurma görevi verilmesinden sonra 45 gün içinde koalisyon kurulamayınca Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim kararı aldı. Partilerin seçim çalışmalarına başladığı günlerde Gezici Araştırma Şirketi anket çalışması yayınladı. 22-23 Ağustos 2015 tarihleri arasında yapılan anket, Türkiye`nin 7 coğrafi bölgesinde, 36 il ve 189 ilçede ve bunlara bağlı 192 mahalle ve köyde yapıldı. 18 yaş ve üstü seçmen nüfusunu temsil eden, yaklaşık yarısı kadın toplam 4.860 vatandaş ile yüz yüze görüşüldü. Seçimlere günler kala yapılan ankette vatandaş koalisyonun engeli olarak Erdoğan`ı gördü. Başkanlık sistemine de karşı çıkan vatandaşın, Erdoğan`ın otoriterleşmesinden ve diktatörleşmesinden korktuğu ortaya çıktı. AKP`LİLER BİLE BAŞKANLIĞA KARŞI Cumhurbaşkanı Erdoğan`ın inatla istediği `başkanlık sistemi` de ankette soruldu. `Başkanlık sistemini destekliyor musunuz?` sorusuna ise vatandaşın 78,3`ü `hayır` cevabını verdi. Destekleyenlerin oranı sadece yüzde 21,7 olarak kayıtlara geçti. AKP`ye oy vereceğini söyleyenlerin yüzde 35`i de `başkanlık sistemine` karşı olduklarını belirtti. `Neden başkanlık sistemine karşısınız?` sorusuna verilen cevaplar da dikkat çekici. `Hayır` diyenlerin yüzde 47,8`i başkanlık sisteminin gelmesi halinde Erdoğan`ın giderek otoriterleşeceğini ve diktatörleşeceğini düşünüyor. Yüzde 39,7`lik bir kesim ise Türkiye`nin bölünüp parçalanacağını belirtiyor. ERKEN SEÇİMİN SORUMLUSU ERDOĞAN Vatandaşa göre 7 Haziran seçimlerinden sonra hükümetin kurulamamasının nedeni de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu. Millet bu konuda iktidar kanadını suçluyor. “Sizce hükümetin kurulması yönünde en büyük engel neydi?” sorusuna ankete katılanların yüzde 52,5`i `Erdoğan` cevabı verdi. Muhalefeti suçlayanların oranı yüzde 29,7. Davutoğlu`nu işaret edenler ise yüzde 17,8 olarak kayıtlara geçti. Ankete katılanlara, `Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümeti kurma görevini CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu`na vermeli miydi?` sorusu da yöneltildi. Halkın yüzde 66,4`ü erken seçim kararından önce Kılıçdaroğlu`na koalisyon yetkisi verilmesi gerektiğini söyledi. YARGIYA GÜVEN GİDEREK AZALIYOR Ankette vatandaşın yargıya olan güveninin de gün geçtikçe azaldığı görülüyor. “Adil yargılanacağınıza inanıyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 75,2`sinin `hayır` cevabı vermesi dikkat çekti. Ankette sorulan bir diğer soruda, `Ekonomik olarak geçim sıkıntısı yaşıyor musunuz?` oldu. Katılımcıların yüzde 68,4`ü geçim sıkıntısı çektiğini ifade ederken yüzde 31,6`sı geçim sıkıntısı çekmediğini kaydediyor.


28 Ağustos 2015 Cuma  02:00

Zaman

Manşet - Sümeyye Erdoğan`ın adını haberlere karıştıran danışmanın işine son verdi


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir IŞİD militanının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan`ın kızı Sümeyye Erdoğan`a evlilik teklif ettiğine ilişkin haberlere tepki gösteren Başbakan Ahmet Davutoğlu`nun çağrısına cevap verdi. Davutoğlu, dün katıldığı bir programda Kılıçdaroğlu`na, “İnsanların aileleriyle, siyasilerin aileleri üzerinden oyunlara kalkışanların haddini siz bildirin. Kılıçdaroğlu`ndan beklentim bu konuda sesini yükseltmesidir.” diye seslenmişti. CHP lideri, bu çağrıya kayıtsız kalmadı. CHP olarak özel hayata saygılı olduklarını söyledi. Meclis`e konuyla ilgili soru önergesi veren İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal`ın, danışmanının hatası sonucunda yanlış yönlendirildiğini belirtti. Danışmanın görevine son verildiğini açıkladı. MAHMUT TANAL`IN ÖNERGESİNDE SÜMEYYE ERDOĞAN`IN ADI GEÇMİYOR CHP basın biriminden yapılan açıklamada, Kılıçdaroğlu`nun şu sözlerine yer verildi: “İstanbul Milletvekilimiz Sayın Mahmut Tanal`ın TBMM`ye verdiği ve Grup Yöneti-mi`nin onayından geçen soru önergesinde Cumhurbaşkanı`nın kızı Sayın Sümeyye Erdoğan`ın ismine hiçbir şekilde yer verilmemiştir. Ancak bu önergenin medyaya duyurulması sırasında, maalesef bir danışman hatası sonucunda Sayın Sümeyye Erdoğan`ın ismi konuya dahil edilmiştir. CHP olarak özel hayata saygılıyız ve hiçbir şekilde siyasetin ilgi alanı içinde görmüyoruz. Grup Başkan Vekilimiz Sayın Levent Gök, Sayın Başbakan konuşmadan önce bu konuda bir açıklama yaptı. Sayın Tanal da asla Sayın Sümeyye Erdoğan`a dönük bir maksadının söz konusu olmadığını açıkça söyledi. Anladığım kadarıyla Sayın Başbakan bu açıklamaları görmeden konuştu. Mesele bir danışman hatasıdır ve o danışmanın işine son verilmiştir.”


28 Ağustos 2015 Cuma  04:06

Zaman

Manşet - Gülen`in avukatından Görmez`e: Topluma husumet tohumları ekme


Fethullah Gülen Hocaefendi`nin Avukatı Nurullah Albayrak, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez`in bir televizyon kanalında yaptığı açıklamalara tepki gösterdi. Albayrak, `Görmez, topluma husumet tohumları ekme` başlıklı açıklamasında, Gülen`in eleştiriye açık olduğunu ancak yapılan eleştirinin dikkate alınabilmesi için öncelikle iyi niyetli, yapıcı, nesnel, doğru ve ilmî; olması; düşmanlık taşımaması gerektiğini kaydetti. Eleştiri olarak sunulan hususların ise gerçeği yansıtmadığını vurguladı. Görmez`in olaylara sadece iktidar mensuplarının penceresinden baktığı için konuşmalarının toplum tarafından samimi görülmediğine vurgu yapan Albayrak, bu şekilde kardeşliğe ve dine verilen zararda ciddi bir pay sahibi olduğu değerlendirmesinde bulundu. Albayrak, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada özetle şu ifadelere yer verdi: “Siyasi iktidar mensupları tarafından artarak devam eden nefret söylemi ve ayrımcılık muamelesi hiç olmadığı kadar yaygınlaşmışken, insanlar şucu bucu denilerek yaftalanmakta iken, camilerde siyaset tartışmaları artarak devam etmekte ve şehit cenazelerinde bile müftüler siyaset yapmakla suçlanmaktayken, bu konularda tek kelam etmeyen Mehmet Görmez`in Sayın Gülen ve Hizmet Hareketi mensuplarına yönelttiği eleştiriler samimi görülmemektedir. Sayın Gülen`in rüya konusunda onlarca açıklaması bulunmasına rağmen bunları görmezden gelerek suçlamada bulunmak bir din adamına yakışmamıştır. Gülen bu açıklamalarında “Rüya ile amel edilmez! Fakat bu rüyalar 100-200-300 tane olursa şayet, onları görmezlikten gelmek de doğru değildir. Esas, dinin bağlayıcı unsurları, dinin temel disiplinleri kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyâs-ı fukahâdır. (…) sözleriyle benzer ithamlara cevap vermiştir. Bu açıklamayı yok sayarak suçlamada bulunmak ilmî; ve dinî; bir değerlendirme değildir.”


28 Ağustos 2015 Cuma  02:00

Zaman

Manşet - AKP`ye güvenen battı


Yılbaşından bu yana dolar karşısında yüzde 30 değer kaybeden Türk parası, hem vatandaşı hem de KOBİ`leri yaktı. Taraf Gazetesi yazarı Süleyman Yaşar`ın köşesine taşıdığı yazıya göre, artan döviz fiyatları piyasada yangın başlattı. Vatandaşın cep telefonu, bilgisayar gibi temel İhtiyaç maddesi haline gelen ürünlere ulaşması zorlaştı. Döviz borcu olanlar zora girdi. Türkiye istihdamının yüzde 76`sını sağlayan küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) pek çoğu, dolarla aldığı ithal girdilere ulaşamadığı için üretimi durdurdu. HALA KRİZ YOK DİYORLAR AMA... AKP yöneticileri hala Türkiye ekonomisinin çok iyi olduğunu, kriz sinyali almadıklarını söylüyor. `Kriz yok, manipülasyon var` diyen iktidar, manipülasyonu niye önlemiyor. İktidar vatandaşın mağduriyetini gidermek zorunda. Aksi takdirde AKP`ye güvenen girişimci batacak. İşte Süleyman Yaşar`ın o yazısı: Bildiğiniz gibi Türk parası son bir ayda Amerikan Doları karşısında yüzde 15 oranında değer kaybetti. Böylece yıl başından bugüne Türk parasının Amerikan Doları karşısındaki değer kaybı yüzde 30`a ulaştı. Tabii bu arada Türk parasının euro karşısında da yıl başından bu güne değer kaybı yüzde 28`e kadar yükseldi. Peki, Türk parasındaki bu hızlı değer kaybının sonuçları vatandaşa nasıl yansıdı? Şöyle yansıdı; cep telefonlarının, bilgisayarların fiyatları yüzde 30 oranında arttı. Böylece çocuğuna bilgisayar alacak pek çok aile bu alımdan vazgeçti. CEP TELEFONU VE BİLGİSAYAR TEMEL İHTİYAÇ OLDU ARTIK Hemen aklınıza bunlar lüks tüketim malları düşüncesi gelebilir. Öyle değil işte. Cep telefonu ve bilgisayar artık temel ihtiyaç malları oldu. Hem öğrenci hem de evdeki bütün gençler için. Ve artan döviz fiyatları nedeniyle temel ihtiyaç mallarını almak artık zorlaştı. Çünkü aile bütçeleri bu fiyat artışını karşılayamıyor. Bu arada döviz borcu olanlar da zora girdi. Çünkü Türkiye istihdamının yüzde 76`sını sağlayan küçük ve orta ölçekli firmalar yani KOBİ`lerin pek çoğu döviz borçlarını sigorta ettiremiyor. Dolayısıyla artan döviz fiyatı nedeniyle KOBİ`ler vadesi gelen döviz borçlarını ödeme güçlüğüne düştü. Yine pek çok KOBİ üretiminde ithal girdi kullanıyor. Bu ithal girdilerin fiyatlarının artması üretimi durdurdu. Zaten gerileyen kapasite kullanımları ve düşen güven endeksleri bu durumu bize gösteriyor. AKP YÖNETİCİLERİNE GÖRE EKONOMİ ÇOK İYİ AMA MANİPÜLASYON VAR Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza… Anlattık, çünkü vatandaş ve KOBİ`ler Türk parasının hızlı değer kaybı nedeniyle zora düştü. Ama AKP`li yöneticiler açıklamalarında Türkiye ekonomisinin çok iyi olduğunu kriz sinyali almadıklarını belirtiyorlar. Şimdi Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci`nin açıklamasına bakalım. Piyasalardaki endişeyi yersiz bulan Zeybekçi “Kriz yok manipülasyon var” diyor. Ardından “işinize bakın, kriz yok ben söylüyorum” diyerek işadamlarına güvence vermeye çalışıyor aklınca. MANİPÜLASYON VARSA NİYE ÖNLEMİYORSUN? Peki, madem manipülasyon var, farkında olduğunuz hâlde niye önlemiyorsunuz, diye sormak gerekiyor. Bildiğiniz gibi manipülasyon suç. Anlayacağınız, suç işlenmesine seyirci kalarak vatandaşın fazladan yüzde 30 para ödemesine ve tasarruflarının yüzde 30`unun erimesine neden oluyor bakan. Yine Başbakan Davutoğlu; doların 3 liraya dayanmasını iktisat yazınında yer almayan bir terimle açıklıyor. Ve “Doların yükselişi refleksif tepki, yapısal ve kalıcı bir tepkiden değil” diyor. Oysa iktisat yazınına göre; vatandaş, kendi ülke parası yerine başka ülkenin parasını tutuyorsa bu davranış kendi ülkesinin yöneticisine güvenmediğini gösterir. Vatandaşın daha iyi yönetilen ülkenin parasını tutmasına da dolarizasyon adı verilir. Dolayısıyla sıkışınca uydurulan refleksif tepki kavramının iktisat yazınında yer almadığını tekrar belirtelim. DEVLET KUR FARKLARINI KARŞILAMALI Gelelim şimdi ne yapılması gerektiğine… Şunlar yapılmalı; Kur farklarından doğan zararlar için derhal KOBİ`lere Hazine ve diğer kamu kaynaklarından kaynak aktarması yapılmalı. KOBİ`lere ve vatandaşa gelen hacizler durdurulmalı. İcra ve avukat masrafları devlet tarafından karşılanmalı. Borçların ödenmesi borçlunun kabulü koşuluyla zamana yayılmalı. Vergi ve sosyal güvenlik affı getirilmeli. Yine devlet KOBİ`lere, ödedikleri dolaylı ve doğrudan yıllık vergi toplamı kadar bir yıl vadeli kredi vermeli. 4.5G İHALESİNDEN GELEN 13 MİLYAR LİRA KUR FARKINDAN ZORA DÜŞEN KOBİ`LERE VERİLMELİ Kaynak nerede peki, sorusu akla gelebilir. Hemen cevaplayalım dün Başbakan Davutoğlu 4.5G ihalesinden 3,96 milyar euro devletin kasasına girdiğini söyledi. İşte bu kaynak 13 milyar liraya denk geliyor. Ve KOBİ`lerin kur farklarının bir kısmını karşılayabilir. AKP`YE GÜVENEN BATACAK MI? Kısaca Başbakan ve Ekonomi Bakanı vatandaşın mağduriyetini gidermek zorundalar. Aksi takdirde AKP`ye güvenip iş yapan girişimci batacak.


28 Ağustos 2015 Cuma  07:58

Zaman

Manşet - Mustafa Edib Yılmaz - İncirlik`i de verdik; yalanlamayın artık n`olur!


Devletler arası yalanlama açıklamalarıyla her gün karşılaşmazsınız. Hele hele müttefik ülke yetkililerinin bir diğerini yalanlaması fevkalade nadirdir ve çoğu durumda da söz konusu ülkelerin ilişkileri açısından yadsınamaz bir kriz işaretidir. Dolayısıyla haber olur, çokça konuşulurlar. Maalesef son dönemde Türk yetkililerin yalanlanması ise, rahatsız edici sıklıkta tekrarlandığından, artık şaşırtıcı olmaktan çıktı. Yüz kızartan bu durumların eksiksiz dökümünü yapmak çok titiz bir arşiv taramasını gerektiriyor bugün. Son örnekte muhatap, daha önce de benzer müşkül hallere duçar olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu`ydu. Esasen hatırı sayılır bir yurtdışı tecrübeye sahip, dolayısıyla da dünyayı bilmesi gereken bir isim Mevlüt Bey. Ancak tozlu bir kilim gibi silkelendiğine şahit oluyoruz nicedir; hem de müttefik ülke yetkilileri elinde. Geçen pazartesi Reuters`e konuşuyor bakan. Diyor ki, “Teknik görüşmeler dün neticelendi ve yakında DAEŞ`e (IŞİD) karşı kapsamlı operasyonlara başlayacağız.” `E güzel, tamam` deyip arkamıza yaslanıyoruz ama bir de ne duyalım? Bakanın açıklamalarını birkaç saat zarfında ABD`de üç kurum birden; Beyaz Saray, Dışişleri ve Savunma bakanlıkları yalanlıyor. Haliyle hemen bakan beye dönüyor mikrofonlar tekrar. Cevabı şu kendisinin: “Belki saat farkından dolayı bilgi oraya geç gitmiş olabilir.” Yahu sayın bakan, böylesine mühim bir meselede böylesine ehemmiyetsiz bir faktör bu denli etkin olabilir mi? Üstelik söylediğinize göre anlaşmaya pazar günü varılmış. Adamlar sizi ABD`ye göre pazartesi günü öğlen üstü 14.30, yani Türkiye saatiyle akşam 21.30 sularında yalanlıyor. Hangi zaman farkı? Hem de bu devirde! Bir değil, iki değil; Çavuşoğlu`nun sicili hayli kabarık ne yazık ki! Dışişleri bakanı olarak ABD`ye yaptığı ilk seyahatte de Washington tarafından yalanlanmayı başarmıştı kendisi. 20 Nisan`da Maryland eyaletinde içerisinde cami de bulunan inşaat halindeki bir tesisi gezen bakan, Başkan Obama`nın buranın açılışını birlikte yapma konusunu Cumhurbaşkanı Erdoğan`la telefon görüşmesinde “prensipte kabul ettiğini” kameralar önünde ilan etmişti. Beyaz Saray Milli Güvenlik Konseyi Sözcüsü Mark Stroh ise konuyu kendisine soran gazetecilere, yazılı olarak “Başkan Obama`nın böyle bir angajmanı hakkında herhangi bir açıklamamız yok.” cevabını vermişti. Zaten kulislerdeki genel kanı da Obama`nın hakkında çok ciddi şaibe ve suçlamalar bulunan, özellikle de Batı`da demokrasiye bağlılığına zerre güvenin kalmadığı Erdoğan`a asla böyle bir şahsî; propaganda fırsatı vermeyeceği yönündeydi. Hâlâ da öyle. Hatta denebilir ki bütün gözlemci ve uzmanlar artık istisnasız aynı şeyi düşünüyor: `Erdoğan, Obama`nın gözünden tamamen düştü ancak özellikle IŞİD sorunu iki müttefik ülke arasındaki işbirliğini zorunlu kıldığından minimum temas seviyesi korunuyor.` Bakan bey aksini düşünebilir elbette. Ancak bunu kamuya açık bir şekilde ifade edince eline geçen yalnızca acı bir başka yalanlama beyanı oluyor Washington`dan gelen. Malum ABD uzun zamandır Türkiye`den İncirlik Hava Üssü`nü, IŞİD`e karşı operasyonlarda kullanılmak üzere uçaklarına açması için, ısrarla talepte bulunuyordu. Temmuz sonunda muradına eren Washington`un Türk yetkililere karşı daha yumuşak bir tavır takınacağı haklı bir genel beklentiydi. Öyle de oldu ama yeniden kalibre edilmiş bir yaklaşım bile Amerikalıları Çavuşoğlu`nu yalanlamaktan alıkoymadı. Pentagon, bu mutabakata istinaden 12 Ağustos`ta İncirlik`ten kalkan ABD uçaklarının IŞİD`i Suriye içinde bombaladığını açıkladı. Takip eden gün, “İncirlik`ten dün kalkan ABD uçakları herhangi bir operasyona katılmadı, keşif uçuşları yapıyorlar.” diyerek bunu reddeden Çavuşoğlu`na çifte yalanlama geldi. Hem ABD`nin Ankara Büyükelçisi John Bass, hem de Pentagon Sözcüsü Laura Seal, uçakların keşif değil saldırı yaptığının altını çizdi. Sonra mı ne oldu? Derin bir sessizlik elbette! Epeydir söylüyoruz; bu süreçte sıfırlanan yalnızca zuladaki milyarları değil birilerinin; koca koca devlet adamları da sıfırlanıyor gözlerimizin önünde. e.yilmaz@zaman.com.tr


28 Ağustos 2015 Cuma  02:00

Zaman

Manşet - Bu okulda yaş sınırı yok


Çocuğa yönelik istismar, eğitimli ya da eğitimsiz bütün ailelerin dikkat etmesi gereken tehditlerden biri. Araştırmalara göre zarara uğratılmış çocukların tamamına yakını yetişkinlere güvendiği için istismara uğruyor. Bunu önlemenin yolu ise çocuğa mahremiyet eğitimi vermekten geçiyor. Emel Hanım, keyifli bir gün geçirmek için komşularıyla bir araya gelir. Bu sırada arkadaşlarıyla yan odada oynayan çocuğu üzerine meyve suyu döküldüğü için annesinin yanına gelir. Emel Hanım da güzel sohbet ortamını bırakmak istemediğinden çocuğun elbiselerini herkesin ortasında çıkarıp üstünü değiştirir. Buna alışık olan çocuk, kıyafetleri üzerinden çıkarılırken utanıp sıkılmaz...Emel Hanım bu davranışıyla çocuğun mahremiyet duygusundaki gelişmeyi engellediğinin farkında değildir. Mahremiyet eğitiminin eksik kaldığı çocuklar ise sadece zarafet ve nezaketten yoksun kalmıyor, istismarcılara karşı da savunmasız hale geliyor. Çocuk istismarı, herkesin kendini dışarıda tutarak bahsettiği konulardan. “Benim çocuğumun başına gelmez.” rahatlığıyla sadece başkalarının başına gelene ah vah edilir. Ancak araştırmalar gösteriyor ki çocuk istismarı toplumun kanayan yaralarından biri. Konunun hassasiyeti nedeniyle çoğu kez `gizli` kalan olaylar eğitimli ya da eğitimsiz her ailenin başına gelebilecek ciddi bir tehlike. Çocuğun hayatı boyunca peşini bırakmayacak kadar da ciddi bir travma sebebi. Mahremiyet eğitimi ne zaman verilmeli? Çocuk istismarının önüne geçmenin yolu, ne çocuğu gözünün önünden ayırmamak ne de onu yabancılara yaklaşmaması için korkutmak. Zira çocuğu toplumdan tecrit etmek mümkün olmadığı gibi ona sadece yabancılardan değil `tanıdıklar`dan da zarar gelebileceğini unutmamak gerek. İşte bu durumda devreye mahremiyet eğitimi giriyor. Pedagog Dr. Adem Güneş, çocuklara kendilerini kötü niyetli kişilerden koruyacak güce eriştiren mahremiyet eğitimini `çocuk eğitiminin en önemli kısmı` şeklinde niteliyor. Güneş, cinsel kimliği henüz gelişmemiş, ahlâkî; gelişim sürecini tamamlamamış çocuğa cinsel bilgileri `ders verir gibi` anlatmanın faydasız olacağını söylüyor. O halde mahremiyet bilincinin çocuğa davranış eğitimi şeklinde 4-7 yaşları arasında verilmesi gerekiyor. Güneş, bu eğitimin nasıl verileceği ve eksikliğinin nelere sebep olabileceğini ise `Nezaket ve Zarafet İçin Mahremiyet Eğitimi` kitabında adım adım anlatıyor. Mahremiyet eğitimi sosyal hayattan tecrit değil Pedagog Adem Güneş`in bu konuda ilk dikkat çektiği noktalardan biri, mahremiyet eğitiminin yanlış anlaşılması. Kitabında anne-babalarla ilgili gözlemlerini paylaşan Güneş, bu eğitimin özellikle kız çocukların engellenmesi ve sosyal hayattan tecrit edilmesi şeklinde algılandığını anlatıyor: “Anaokulundan itibaren kız çocuk karşı cinsten ayrı tutuluyor. Çocuğu yoğun duygusal denetim altında tutmak ona suçluluk duygusu edindirmek ve onun `değersizlik hissi içinde çekingen davranışlar sergilemesi`ni sağlamak marifet kabul ediliyor.” Halbuki mahremiyet eğitimi çocuğa utanç duygusuyla çekingenlik kazandırmak değil. Aksine insan olmaktan ileri gelen değerlilik duygusu hissettirmektir. Utanma ve mahcubiyet duygusu sağlıklı geliştiği takdirde kişiliğin koruyucu kalkanı haline geliyor. Ancak bu duyguların gelişimi sürecinde anne-babaların çocukta baskıcı tutum izlememesi gerekiyor. Güneş, bu noktada şu örneklere yer veriyor: “Çocuklarına `düzgün dur, düzgün otur, utanmıyor musun öyle yapmaya` gibi sözel şiddetle yaklaşılınca onlardaki duygusal auralar kırılır. Sosyal çevre tarafından utandırılan bu çocuklar kendi başlarına kaldığında genellikle duygularına yenik düşer.” Fiziksel aura mesafesini koruyun Mahremiyet eğitiminin çocuğu utandırmaktan ve ona kendini değersiz, suçlu hissettirmekten geçmediğine dikkat çeken Adem Güneş`e göre üzerinde durulması gereken konu fiziksel aura. Toplumumuzda sürekli ihlal edilen bu terim kısaca, `Kişinin fiziksel temas kurmada çevresinde oluşturduğu belli bir daire` şeklinde açıklanabilir. Örneğin, bankada para çekmek için sıraya girmiş kişi bir öndekine fazla yaklaşmayarak fiziksel aurayı koruyabilir. Bu şekilde hem nezaketin gereği yerine gelir hem de fiziksel alana müdahale edilmemiş olur. Bu mesafeyi korumak yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de önem taşıyor. Zira aurası sürekli ihlal edilen çocuklar başkasının aurasını fark edemiyor. Yani kendi bedenine olması gerektiğinden fazla yaklaşılınca bundan rahatsız olmuyor. Çocuklara bu duyguyu kazandırmak adına Güneş`in ebeveynlere tavsiyesi ise şu şekilde: “Eğer ebeveynler çocuğa kendi çapında 25-30 santimetrelik daire çizer, bu mesafeden onlarla zaman zaman fiziksel temas kurar, haricinde çocuklarına müdahale etmezse, ruhun bedenle bütünleşmesi kaygısızca sürdürülebilir.” Anne-baba çocuğa yaklaşırken, gözlerine bakıp konuşurken dahi bu mesafeyi korumalı. Böylece çocuğa, “Sen buradan itibaren özgürsün. Sana dokunmayacağım. Sana kendi istediğim şekilde hoyratça davranmayacağım.” mesajı verilmiş olur. Anne-baba tarafından oluşturulan bu saygınlık sınırı, dışarıdaki kişilerin de ancak bu kadar yakınlaşabileceği hissini çocuğa yaşatır. Bundan sonraki ilişkilerinde de çocuğun bu mesafenin gözetilmesini bekleyeceğini ifade eden Güneş, şöyle devam ediyor: “Bu saygı sınırı başkası tarafından aşılmaya başladığında ruhun hiç de alışık olmadığı bir durumla karşılaştığını hisseden çocuk rahatsız olur, kendini korumaya çalışır ki mahremiyet eğitimi işte budur.” Çocuğunuzdan izin alın İstismardan korunmada fiziksel auranın önemine dikkat çeken Adem Güneş, bunu oluşturmadaki yollarını da paylaşıyor. Örneğin çocuk elbisesini ters giydiğinde, “Bu nasıl elbise giymek böyle” diye elbisesinin ondan izinsiz, zorla çıkarılması yanlış bir davranış. Bunun yerine “İzin verirsen ben gösterebilir miyim sana?” diyerek fiziksel alanına onun izni dışında yaklaşılamayacağı çocuğa öğretilir. Toplumumuzda en çok yanlışa düşülen davranışlardan biri de çocuğu sevme şekli. Anne-baba bile olsa öpmek için çocuktan izin alması gerektiğini anlatan Güneş, bu şekilde ondaki mahremiyet hissinin gelişeceğini söylüyor. Tam aksine sergilenen, “Ben bu çocuğun babasıyım, istediğim gibi sarılır öperim” tavırları içinse şu tespite yer veriyor: “Öpülmeyi istemediğini ifade etse, tepki gösterse bile `sevecen bir zorbalıkla` bedeni esir alınan, çaresiz bırakılan çocuklarda mahremiyet eğitimi zarara uğruyor.” Çocuk her ne kadar anne-babanın bir parçası olsa da ayrı bir birey olduğu unutulmamalı. Bu sebeple ebeveynler, çocuklarının auralarının oluştuğu 4-5 yaşlarından sonra onları öperken izin almalı. Çocuğun bakımıyla bir kişi ilgilenmeli -Doğumundan itibaren tüm bakımını yapan ebeveynin, dört yaştan itibaren çocuğun genital bölgelerine teması mümkün olduğunca azaltılmalı. -Bir zaruret bulunmadığı takdirde çocuğun altını sadece annenin değiştirmesi, bu mümkün değilse de sürekli farklı kişilerin değil, sabit bir kişinin değiştirmesi uygun. -Çocuğun altı değiştirilirken kardeşlerinin aynı ortamda bulunmaması gerekiyor. -Çocuğun tuvalet temizliğinin en çok beş yaşına kadar uzatılması uygun olanı. Bu çağdan sonra çocuk tuvalet temizliğini kendi yapar hale gelmeli. Okulöncesi eğitime başlayan bir çocuk tuvalette kendi temizliğini kendisi yapar duruma gelmiş olmalı. -Bebek yürümeye başladığı andan itibaren ortada çırılçıplak bırakılmamalı. Çocuğun hatırlayabileceği en küçük yaş yaklaşık üçtür. Bu yaştan itibaren genital bölgesinin iç çamaşırıyla örtülü olduğunu anımsamalıdır.


28 Ağustos 2015 Cuma  04:06

Zaman

Manşet - 1 dolar 1 TL olacak derken 1 dolar 3 TL oldu


Yedi yıl önce 1 TL olacağı tartışılan dolar geçen hafta tarihî; rekor kırarak 3 TL`yi gördü. TL`deki değer kaybının önümüzdeki dönemde de devam edeceğini belirten ekonomistler, doların 2008`den bu yana yükselişini sürdürmesinde Amerikan Merkez Bankası`nın hamlelerinin yanında, ülke içindeki siyasi belirsizliğin ve artan terör olaylarının etkili olduğunu belirtiyor. Türkiye`de Ağustos 2008`de dolar 1,17 lira seviyesine inince “1 dolar 1 lira olur mu” tartışması yaşanmıştı. Türkiye`de dolar geçen hafta tarihi rekor kırarak 3 lirayı gördü. Bu hafta ise kur savaşlarında yaşanan soğumanın da etkisiyle lira karşısında 2,92 liralarda seyreden dolar bundan tam 7 yıl önce 1 lira olacak tartışmalarının odağındaydı. Şu an Cumhurbaşkanı`nın ekonomi danışmanı olan Yiğit Bulut, Ağustos 2008`de “1 dolar 1 YTL tezinin ilk sahibi olarak diyorum ki…” başlıklı köşe yazısında şunları yazmıştı: “Son birkaç gündür bakıyorum 1 dolar, 1 YTL tezini ortaya attığım zaman bana karşı çıkanlar, şimdi “teze” sahip çıkmışlar. Gazetelerin internet arşivleri sağ olsunlar, kimin ne dediği belli! Her neyse bu başlığı 16 Temmuz 2007 tarihinde bu köşenin “ilk yazısı” olarak sizlerle paylaşmış ve “1.30`ların altında kalınamaz” dendiği bir ortamda “dolar kurunun 1.1 seviyesini görebileceğini” net olarak sizlere aktarmıştım.” Hatta ülkede 1 Ocak 2005`te Türk Lirası`ndan 6 sıfırın atılmasının bir amacının da Türk Lirası`nın değerini artırmak olduğu hatırlatılmıştı. Ancak Ağustos 2008`de 1,17 liraya kadar gerileyebilen dolar, Eylül 2008`de 1,54 seviyelerine fırlamıştı. Akabinde ise dolar lira karşısında hiçbir zaman sürekli bir gerileme yaşamadan yükselişini sürdürdü. Ekonomistler doların 2008`den bu yana yükselişini sürdürmesinde Amerikan Merkez Bankası`nın hamlelerinin yanında ülke içindeki `nev-i şahsına münhasır` şokların etkili olduğunu düşünüyor. Önceki gün bir organizasyonda konuşma yapan Yapı Kredi Başekonomisti Cevdet Akçay, “Şu an dünyadaki konjonktür Hindistan, Türkiye gibi emtia ithalatçıları lehine. Ancak Hindistan bu durumu değerlendirebilirken, Türkiye yerinde duruyor.” tespiti yaptı. TÜRKİYE GÖKDELENLERE TAKILIP KALDI Ekonomist Atilla Yeşilada ise para bolluğundan dolardaki hızlı yükselişe evrilen dönemi şöyle anlatıyor: “2008`de Amerikan Merkez Bankası FED bilançolarını 800 milyar dolardan 4 trilyon dolara çıkardı. Çin, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkeler parlak dönemlerini yaşamaya başladı. Çünkü paralar bu ülkelere yığıldı. Yalnız Türkiye değil, gelişmekte olan bütün ülkeler para kazandı. Ancak artık bu hikâye dönemin FED Başkanı Ben Bernanke`nin `parasal genişlemeyi bitiriyoruz` demesiyle ölmeye başladı. Türkiye olarak biz de panikataklar ve sinir krizleri yaşamaya başladık. Nitekim gelişmekte olan piyasalardan o dönemde 1,5 trilyon dolar kaçtı. Tabii sermayeyi yerine koyamadığınızda para biriminiz değer kaybeder. Sermayeye ihtiyacımız vardı ancak o süreci yönetemedik. Bu nimeti kullanamadık. Elimizdeki 5-6 yıllık o süreyi yapısal dönüşüme çeviremedik. İnsana ve teknolojiye yatırım yapamadık. Çin sanayi ürünlerine biz de garip gökdelenlere takılıp kaldık.” AKP`NİN BÜYÜME MODELİ ÇÖKTÜ Ekonomi Profesörü Mehmet Altan`a göre 1 doların 1 lira olamamasındaki ve liranın değer kaybetmesindeki en büyük sebep Türkiye`deki büyüme modelinin çökmesi: “AK Parti`nin büyüme modeli çöktü. Bu büyüme modeli dışarıdaki küresel bolluktan yararlanıp o kredibilite ile borçlanıp bunu bayındırlığa yansıtıp inşaat ve iç tüketimle büyümekti. Ancak olmadı. Bu yüzden kişi başı milli gelir artmıyor. Parasal bolluk 2008`de nihayete erdi ve 2008`den sonra AK Parti ileri teknoloji ve Türkiye`nin ihtiyacı olan yeni büyüme modelini yaratamadı. İkincisi uluslararası sistemin bu zor durumda teveccühünü kazanmak, yatırıma gelmelerini sağlamak, nitelikli üretime geçme ihtimalini zorlamak için hukuk lazım! Ancak 2011 sonrası AK Parti hukuku da katletti, demokratikleşme bitti. Küresel bolluk bitmekle kalmadı, şimdi FED faizi yükseltip paralarını toplayacak. Sonuç: Türkiye güvenilmez, hukuku katledilmiş, büyüme modeli çökmüş bir ülkeye dönüştü.” DOLARDAKİ ARTIŞ ŞİRKETLERİ VURUYOR Doların yılbaşından bu yana yüzde 27 değerlenmesinin asıl faturası özel sektöre kesildi. Nitekim 282 milyar dolar dış borcu olan şirketler borçlarını Ocak 2015`te 1 dolar 2,30 lira kuru üzerinden öderken şu an 277,4 milyar dolarlık borcu 1 dolar 2,92 lira üzerinden ödemek zorunda. Yani dolar borçlusu olan özel şirketlerin 1 dolarlık borcuna 62 kuruş ek yük bindi. Bu da şirketlerin borcuna yılbaşından bu yana 172 milyar lira (59 milyar dolar) ek maliyet yüklendiği anlamına geliyor. Ekonomistlere göre mevcut kurda yakın dönemde bir düşüş beklenmiyor. Bu özel sektör için olduğu kadar kamu sektörü için de kötü haber. Çünkü Hazine Müsteşarlığı verilerine göre kamu sektörünün de 113,3 milyar dolar dış borcu bulunuyor. Kamu sektörünün de kur maliyeti yılbaşına kıyasla 70 milyar lira arttı. Kurun sadece kamu ve özel sektöre maliyeti yılbaşından bu yana 242 milyar lira ek yük getirdi. TL`DEKİ DEĞER KAYBI SÜRECEK ALB Forex Araştırma Uzmanı Enver Erkan döviz kurundaki oynaklığın sebepleri ve yönü hakkında şu yorumu yaptı: “7 Haziran seçimlerinden sonra koalisyon hükümetinin kurulamamasıyla beraber Türkiye 1 Kasım`da erken seçim ile yüzleşecek. Mevcut durum iç ve dış risklerin bir arada olduğu bir konjonktürden ibarettir, dolayısıyla siyasi belirsizliklerin Türkiye ekonomisinin kırılganlığını artırması ihtimali yüksek. Yurtiçinde yaşanan terör olaylarının da ülke risk primine yapmış olduğu yukarı yönlü etkiyle beraber, olumsuz iç konjonktür piyasada fiyatlamaların da kritik eşiğe ulaşmasına neden oldu. Döviz sepetinde 3,15 seviyelerinde seyir devam ediyor, TL`deki değer kaybı eğiliminin devamını da bekleyebiliriz. Dolar kurunda kısa vadede 2,90-2,95 konsolidasyonu mümkün olmakla beraber, 2,95 üzerinde volatilitenin TL aleyhine artması durumu söz konusu olabilir ve 3,00 seviyesi üzerine doğru da hızlı bir hareketlenme olabilir. İç gündemdeki olumsuzluklar ve belirsizlikler bugünden yarına ortadan kalkacak sorunlar olarak görülmemelidir. Aynı zamanda yurtdışında da başta Fed ve Çin olmak üzere dalgalanmalara neden olacak, riskten kaçışı körükleyebilecek unsurlar söz konusu olacaktır. Böyle bir durumda TL`deki risk algısı yüksek kalmaya devam edebilir ve değer kaybı eğiliminin de devamını bekleyebiliriz. Merkez Bankası`ndan son derece proaktif hamleler gelmezse dolar/TL`de 3,05, 3,15 gibi seviyeler de söz konusu olabilir.” Atilla Yeşilada: 2008`de FED bilançosunu 800 milyardan 4 trilyon dolara çıkardı. Bu nimeti kullanamadık. İnsana, teknolojiye yatırım yapamadık. Gökdelenlere takılıp kaldık. Mehmet Altan: AK Parti`nin büyüme modeli çöktü. 2011`den sonra Türkiye güvenilmez, hukuku katledilmiş, büyüme modeli çökmüş bir ülkeye dönüştü. Enver Erkan: TL`deki değer kaybı eğiliminin devamını bekleyebiliriz. Merkez Bankası`ndan proaktif hamleler gelmezse dolar/TL`de 3,05, 3,15 gibi seviyeler görülebilir. Yiğit Bulut: 1 dolar 1 YTL tezinin ilk sahibi olarak diyorum ki… 1 dolar, 1 YTL tezini ortaya attığım zaman bana karşı çıkanlar, şimdi teze sahip çıkmışlar. (2008)


28 Ağustos 2015 Cuma  02:00

Zaman

Manşet - Kandil, mobeselerle şehirleri izliyor!


Türkiye, yeni bir kaos cenderesinin içine sokulmuş durumda. Her gün şehit haberleri gelirken bir o kadar da PKK`lının öldürüldüğü açıklanıyor. Devlet `Özel Güvenlik Alanları` adıyla bir nevi OHAL`e (Olağanüstü Hâl) dönüş yaparken; KCK-PKK, `özerk bölge` ve `öz savunma` adıyla şehirleri özgürleştirdiğini duyuruyor. Devlet, 100 kadar bölgeyi Özel Güvenlik Alanı ilan ederken; PKK da 30 yerleşim yerinde özerkliği ilan etti. Karşılıklı restleşmelerle iç savaşı andıran manzaralar ortaya çıkıyor, şehirlerden dumanlar yükseliyor, binalar tahribata uğruyor, insanlar ölüyor. Adı tam konulmasa da aslında bir iç savaşın ayak sesleri başlamış durumda. Doğu ve Güneydoğu`da sivillerin silahlandırıldığı, halkın PKK tarafından sokaklara döküldüğü bir dönem yaşanıyor. Yaklaşık 3 yıldır sürdürülen çözüm süreci hiç olmamış gibi hem devlet organları hem de KCK-PKK harekete geçmiş durumda. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, “Terörle sonuna kadar mücadele edilecek, anladıkları dilden konuşulacak.” diyerek operasyonları hızlandırmış oldu. KCK yönetimi ise devlet saldırıları durdurmazsa gerillanın şehirlere inip halkı koruyacağını açıkladı. Bütün bu yaşananlar her ne kadar 90`lara benzese de aslında daha vahim boyutta. Yaşananlar 90`lara dönüş değil, 2015`in ta kendisi. Bunu daha iyi anlamak için önce Duran Kalkan`ın hazırladığı ve KCK`nın anayasası gibi görülen Devrimci Halk Savaşı`nın bazı bölümlerine bakmakta fayda var. Çünkü yaşananın 90`ların çok daha ilerisinde olduğunu anlamamıza yardımcı olacak: “Savunma güçlerini örgütleyeceğiz. Yani demokratik toplumu, onun örgütlülüğünü, KCK örgütlülüğünü savunan, bütün saldırılara karşı koruyan bir güvenlik sistemi ortaya çıkartacağız. Demokratik toplum ve KCK örgütlülüğü ancak savunulduğu ölçüde var olacaktır. Bu sistemi silahlandıracağız, eğiteceğiz, demokratik toplumu savunacak kadar her yerde bir savunma sistemi geliştireceğiz.` KCK`nın 2007`de ilan edilmesinden sonra hazırlanan bu taslak, adım adım tatbik edildi. Kalkan`ın söylediği örgütlenmelerin hepsi tamamlandı ve devreye sokuldu. 2011`DE AĞIR DARBE ALAN TERÖR ÖRGÜTÜ TOPARLANDI 2011`de Kazan Vadisi operasyonuyla ağır darbe alan PKK, kısa sürede toparlandı. 2012`de kısmen, 2013`te resmen başlayan çözüm süreciyle birlikte KCK sistemini tam manasıyla geliştirdi . Örgüt, şehirle dağ arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdı. Aslında KCK-PKK için dağdaki dağdaki teröristlerden çok şehirlerdeki birimler daha önemli ve etkili olmaya başladı. Sadece bu bile örgütün 90`ların çok ötesinde olduğunun önemli bir göstergesi. Devlet şimdi Kandil`i bombalarken, PKK şehirlerin hâkimiyetini ele geçirmiş durumda. Geçmişte devlet yasak koyarken ve hayatı durdurup cinayetler işlerken şimdi şehirlerde terör örgütü daha rahat hareket ediyor. Bazen örgüt bir ilçenin yolunu günlerce kapatıp ya da şehir veya ilçelerde günlerce hayatı durdurup, devleti etkisiz hâle getirebiliyor. Muş`un Varto ilçesinde yaşananlar bunun en bariz örneği. Devlet iki gün boyunca ilçede etkisiz kaldı. Örgüt ilçenin kontrolünü ele geçirdi. Kimi yerlerde ise örgüt paralel bir devlet olarak hareket ediyor . Asayiş operasyonları düzenliyor. Böyle bir şey hiçbir dönem olmamıştı. 90`larda PKK şehirlere inemezdi, hareket kabiliyeti de sadece dağ ile sınırlıydı. Kadrosu ise genel bir tabirle köylüydü. Ancak şimdi kadrosunun önemli bir kısmı eğitimlilerden, üniversite mezunlarından oluşuyor. Dağ yerine şehirlerde mücadelenin anlamlı olduğuna inanan KCK bunun için şehir kadrosunu güçlendirmiş durumda. Bölgede kurulan birimlerle birlikte neredeyse her evi silahlandırdılar. Kadın ve erkek teröristler bir iç savaşa hazır. Kobani örneğiyle dünyaya adını duyuran PKK yanlısı Kürtler Türkiye`de de halk savaşını başlatacaklarını ilan etti. İddialara göre KCK, Türkiye`de 5 şehirde (Diyarbakır, Batman, Mardin Kızıltepe, Van ve Cizre-Silopi) kadın ve erkeklerden oluşan silahlı taburlar kurdu. Hedef, çatışma alanını önümüzdeki bir yıl içinde tamamen kırsaldan şehirlere çekmek. Devletin OHAL`ine karşı kendi `öz savunma` alanını oluşturan KCK-PKK çoğu zaman devletten önce hareket ediyor ve hamle üstünlüğü kazanıyor. Bunu da oluşturduğu sağlam istihbarat ağı sayesinde gerçekleştiriyor. Bölgedeki resmî; kurum ve kuruluşları yakın takibe alan örgütün, personellere ait bir bilgi arşivi var. Ayrıca son dönemlerde şehirlerde kurduğu kendi mobese ağı sayesinde ise âdeta devleti gözetim altına almış durumda . Kandil, şehirleri canlı izliyor demek abartı olmaz. Diyarbakır, Batman, Cizre, Silopi, Kızıltepe, Bingöl, Varto, Lice, Kulp, Siirt, Kurtalan, Mersin ve Adana`da bazı noktalar olmak üzere toplamda 20 yerleşim yerini yerleştirdiği özel kameralar sayesinde izliyor. Özellikle devlet kurumlarını gören açılara yerleştirilmiş kameralar sayesinde örgütün KCK şehir sorumluları görüntüleri anlık takip ediyor. Diğer bir iddia ise örgütün, devletin kullandığı mobeselerin görüntülerini elde ettiği yönünde. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt`ın “ Biz Kandil`i BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evi gibi izliyoruz. ” açıklaması tersinden gerçekleşmiş gibi. Kandil, şehirleri BBG evi gibi izlemeye almış. 90`lar denince sadece devletin şiddeti ve faili meçhuller anlaşılıyor. Ama bugün yaşananlar daha ileride . Şimdi örgüt gündüz ortası cinayet işliyor ve bu cinayetlerin failleri yakalanamıyor. PKK militanları istedikleri devlet görevlisini istedikleri noktada infaz edebiliyor, devlet sadece olayı öğrenmekle yetiniyor. Hem devlet hem PKK karşılıklı güç gösterisine başlamış durumda. Örgüt sadece bir gün içinde şehir merkezleri çoğunlukta olmak üzere 10 ayrı noktaya saldırabiliyor. Devlet ise günler sonra girebildiği `kuşatılmış` bölgeleri tabir yerindeyse ateşe veriyor. Hem batıda hem doğuda örgüt şehirlere yığdığı bombaları istediği zaman patlatma gücüne sahip. Devlet patlayıcıları bulamıyor. Bayık İran`da, Karayılan Hakkâri`de Yeni bir hükümet kurulamayınca Türkiye erken seçimle karşı karşıya kaldı. Her şeye karar veren Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtemel bir seçim için hamle arayışında. 1 Kasımda yapılacak erken seçimde sonuçların pek değişmeyeceği aşikâr. Selahattin Demirtaş`ın başında bulunacağı HDP`nin en kötü ihtimalle yüzde 13`ü koruyacağını söylemek mümkün. Bu durumda tek başına iktidara gelmek isteyen AKP farklı arayışlara girmiş gibi. Örneğin, gündeme gelen tampon bölge ile Türkiye Suriye`ye girecekti. Hatta bir grup özel kuvvet sınırı geçip Türkmenlere katıldı. Ancak buna karşı çıkan Almanya ve Amerika, sert tepki göstererek Patroit füzelerini geri çekme kararı aldı. Türkiye`ye verilen mesaj şu oldu: “ Bize güvenerek Suriye`ye giremezsin. ” Suriye`ye giriş bu nedenle askıya alınırken PKK ile mücadeleye ağırlık verildi. Örgüt öz yönetim alanları ilan edip devletle çatışmalara başladı. Bu da farklı dengelerin devreye girmesine sebep oldu. Örneğin KCK Yürütme Konseyi`nin eş başkanı Cemil Bayık, Türkiye`deki `ayaklanma` için destek sözü aldı . 15 gün önce İran`a giden Bayık`ın, İran`ın elindeki Alman menşeli füze ve roketatarlardan oluşan önemli miktarda silah aldığı belirtiliyor. Bayık ve İranlı general Kasım Süleymani`nin Kandil`de bir araya geldiği ve birlikte hareket edeceklerine dair anlaştıkları da ileri sürülüyor. Bu görüşmeler sürürken Halkın Savunma Güçleri`nden (HPG) sorumlu KCK yürütme kurulu üyesi Murat Karayılan`ın ise Kandil`in bombalandığı sırada Yüksekova`ya geçip burada KCK`nın Türkiye ve bölge sorumlularıyla toplantı yaptığı belirtiliyor . Karayılan`ın burada yaptığı konuşmada hükümetin savaşı sürdürmesi hâlinde halk savaşına hazır olunmasını ve bunun için küçük provaların yapılmasını istediği vurgulanıyor. Ayrıca Karayılan`ın önümüzdeki 15 gün içinde her şeyin daha da netleşeceğini söyleyip gerekirse belirlenen 5 noktada şehirlerin tamamen ele geçirilmesi için hazır olunması gerektiği talimatı verdiği belirtiliyor. Sahada bu gelişmeler yaşanırken Kandil`de ise farklı sıkıntılar var. MİT`in sık sık görüştüğü Abdullah Öcalan için sıkıntılı günler başlamış gibi. Öcalan`ın mesajı Kandil`e ulaştırıldı. Ancak Kandil`den beklenen yanıt gelmedi veya getirilmedi. Ancak bu sırada farklı bir gelişme yaşandı. Öcalan`a verilen ve zaman zaman kullanıma açılarak Kandil ile görüşmesi sağlanan cep telefonu MİT mensupları tarafından Öcalan`dan tamamen alındı. İddiaya göre Öcalan`ın, telefonla birkaç görüşme yapıp bazı sonuçlar elde edebileceğini söylediği ancak yetkililerin `böyle bir karar var` diyerek telefonu Öcalan`a iade etmedikleri öğrenildi. Öcalan`ın son iki ayda genel sağlık kontrolünden geçirilmediği de sızan bilgiler arasında. KAYNAK: AKSİYON


28 Ağustos 2015 Cuma  02:00

Sayfa:1  2  3  4  5  6  7  8  9  10  11  12  13  14  15  16  17  18  19  20  21  22  23  24  25  26  27  28  29  30  31  32  33  34  35  36  37  38  

habertürk bulmaca eki cevapları 20 kasım 2011  18 08 2010 gaziantep kanal 27 haber izle  engin nurşaninin son durumu  çocuk vidola olan kaza yurtiçi kargo  çete konya  onur dirik  ülke tv 09 mayıs 2009 sıradışı programını izle  28mays 2009 tarihli sabah gazetesi ankara eki  motor kazası 24 haziran hürriyet  İzmitde kamyon kazası 1 ölü  burs eki  11 02 2010 kaçkar tv arhavi gecesi  12 01 1994 yeni asır gazetesi arsiv  20 yaşını doldurun hurda araçların toplanması  akderede cinayet videkat  İstanbul sapp  11 02 2011  05 0su yeşilyurt deneme sınavı 7 1  roj tv canlı izle  star tv canli haber arşivi 01022009  2 ekim flash tv  kamyon arkası yazıları